İstiklal Marşımız – Ders 1-2
Yazan Müzik DersiAra 27
Ders – 1
İki binli yıllara varırken lise son sınıfa gelmenin sevinci ve coşkusu var her birimizde.
Günler, sonbaharın kollarında, Ankara’ya has beşinci mevsime doğru kanat çırpıyor.
Bugün günlerden pazartesi. Öğleye kadar dört saat Edebiyat dersi işleyeceğiz. Konu; İstiklâl Marşı’mız…
Edebiyat öğretmenimiz Hüsnü Bey, İstiklâl Marşı’mız için iki hafta ayırdığını (bir hafta dört saat), az olmasına rağmen bu kadarcık bir zaman zarfında İstiklâl Marşı’mızı işlemek zorunda olduğumuzu daha önce anlatmıştı.
Hüsnü Bey, İstiklâl Marşı’nı anlatmadan önce, Anadolu’nun vatan yapılma öyküsünü ve Millî Mücadele’ye kadar geçen dönemi özetleyecek; bizler de yetiştirebildiğimiz kadarıyla not alacağız.
Birazdan Edebiyat öğretmenimiz, bir kucak dolusu kitapla sınıfa giriyor. Hepimiz şaşkın bir halde ona bakıyor, ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyoruz.
Kitapları masaya koyduktan sonra, hassas ve önemli bir meseleyi anlattığını ima edercesine yavaş, ama heyecanlı bir şekilde başlıyor konuşmaya:
Arkadaşlar!
İstiklâl Marşı gibi çok önemli bir konuyu işliyoruz. Bu konuyu, her Türk evladı tüm tafsilâtıyla bilmek ve anlamak zorundadır.
Tarih derslerinde, Millî Mücadele’nin doğuşunu ve geçirdiği safhaları; o dönemin çile günlerini, derinliğine öğrendiğinize eminim.
Bununla birlikte dersimizin konusu gereği, tarihimize tekrar göz atmak zorundayız.
Hüsnü Bey, (daha önce konularına göre fişleyip sıraya dizdiği) kitaplardan en üsttekini alarak şöyle devam ediyor:
İstiklâl Marşı’nı Anlayabilmek İçin
M. Akif’in destansı çalışmalarını araştıran bir yazarımız, İstiklâl Marşı konusunda şöyle yazmış; Birlikte okuyalım:
İstiklâl Marşı’nın manasını anlayabilmek için şunları çok iyi bilmek lâzımdır.
a- Türk Tarihini, Yüce İslâm Dini’ni ve Türk’ün karakterini…
b- İstiklâl Marşı şiirinin şairi M.Âkif’imizi iyi tanımak şarttır.
c- Türk Dilini çok iyi bilmesi lâzımdır. Çok güzel ve zengin dilimizin çeşitli manalara gelen söz ve söyleyiş incelikleri vardır. Türkçe’nin kendine has bir üslubu ve cümle mimarisi vardır. Bunların bilinmesi gerekir.
d- İstiklâl Marşı’mızın yazıldığı o karanlık günlerdeki aziz vatanımızın ve milletimizin durumunu iyi bilmek lâzımdır (1).
Bu fikirlere aynen katılmamak mümkün değildir.
Arkadaşlar!
Özet olarak şunu belirtelim; Türk tarihi bilinmeden İstiklâl Marşı’mızı anlamamız da yorumlamamız da mümkün değildir.
Türk tarihinin nadir çileli günlerinden bir dönemi bizzat cephede bulunarak yazan Muharrir, tarih konusunu bakınız nasıl anlatmış (bir başka kitabı eline alıp, daha önce işaretlediği sayfayı okuyor):
Tarih; o kadar mühim, o kadar dikkate değer bir ilimdir ki, tarih bilinmez ise devlet gemisinin dümeni istenilen istikamete çevrilemez. Tarih, bir milletin bakıp bakıpta varsa ayıp ve noksanlarını görüp düzelteceği, bir ayna gibidir (2).
İşte, bu yüzden 2.500 yıllık Türk tarihinin hiç olmazsa son bin yılı çok iyi bilinmelidir. Her millet evladı en az kendi kökünü kökenini tanıyacak kadar tarihini bilmeli, tarih şuuruna ermelidir.
Arkadaşlar!
Dikkat ederseniz bu cümlede iki ayrı hüküm göze çarpıyor.
Nedir onlar?
1- Tarih bilmek,
2- Tarih şuuruna ermek.
Tarih bilmek ayrı bir şey; tarih şuuruna ermek ayrı bir şeydir.
Tarih Şuuru
1071 yılında, Ağustos ayının filan gününün şu saatinde Alparslan’ın ordusu, düşmanı yerle bir etti demek tarih şuuruna ermek değildir.
Tarih şuuru; Malazgirt deyince onu ruhen ve bedenen yaşamandır.
Romen Diogenes karşısında, dedenin, amcanın, soyunun-sopunun savaştığını düşünerek, bu amansız kavgayı gözünün önüne getirip deli sular gibi coşmandır.
Çanakkale Harbi’nde;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
…………………………….
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdîlere, hep sağnak sağnak.
…………………………….
Bu muazzam destanda tasvir edildiği gibi, düşman gülleleri tepelerine düştükçe gökyüzüne fırlayan baş, gövde, kol ve bacakların dedene, babana, amcana hatta ve hatta ders gördüğün öğretmenine yahut bir başka sevdiğine ait olduğunu düşünüp irkilmendir!
Eğer bunu yapmıyorsan Çanakkale Destanı’nı anlayamazsın.
Millî Mücadele’yi anınca, tasvir edilen yokluklar, halkın yaşadığı acı ve ızdıraplar kalbini sızlatmıyorsa, İstiklâl Marşı’yla benliğin titremiyor, zafer sevinciyle gözlerin yaşarmıyorsa; Bunun sebebi tarih şuuruna erememiş olmandan kaynaklanır.
Tarih şuuruna eremeyen bir kişinin okudukları ise, kuru, hissiz ve anlamsız herhangi bir metin parçasından farksızdır.
Tarihi Görevimiz Neydi?
Arkadaşlar!
Tarihimiz göstermektedir ki; millet olarak yeryüzünde fesat çıkarmamışız, mazlumları korkutmamışız, güçsüz olanın üstüne gitmemişiz, aman dileyene el kaldırmamışız.
Yüzyıllar boyu dünya üzerinde her istediği şeyi yapabilme konumunda olan bir milletin, fenalıklardan sadece ve sadece misyonu gereği çekinmiş olması o millet için şeref olarak yeter de artar bile.
Arkadaşlar!
Dersimizin içerisinde karşılıklı soru cevap şeklinde işleyeceğimiz yerler de var. Yeri geldiğinde ben sizlerin de fikirlerini alacağım.
İşte ilk sorum:
– Atalarımızın tarihî misyonlarından bahsettik. Bu cümleden ne anlıyorsunuz? Kim cevap vermek ister?
Hüsnü Bey, havaya kalkacak bir parmak arayadursun, arkadaşım Olgun atıldı:
– Tarihteki görevimiz dünyaya hakim olmaktı.
Hüsnü Bey:
– İyi ama dünyaya hakim olmayı, bir görev yahut amaç olarak vurgularsan, milletimizi yeterince tanımadığını söylemek zorunda kalacağım.
Ön sıradan Zeynep parmak kaldırıyor:
– Çok yerler işgal edip, çok zengin olmak; hedefimiz buydu…
Hüsnü Bey, bu cevap karşısında irkilir gibi oldu. Belki de hiç ummadığı yahut beklemediği bir cevaptı.
Öğrenciler üzerinde tekrar göz gezdirerek şöyle dedi:
– Arkadaşınızın söylediklerine katılan var mı? Neden ve niçinlerini de cevaplandırarak konuşmak isteyen buyursun.
Dört-beş arkadaşımız Zeynep’i destekler manada şeyler söyledi. Ama sanıyorum söylediklerinden kendileri de birşey anlamamışlardı.
Ayrıca Zeynep’i tenkit eder şekilde konuşanlar oldu; lakin onlar da olayları yorumlamada yetersiz kalıyor, cevap verebilmekte zorlanıyorlardı.
Hüsnü Öğretmen, kendi sorusunu kendisi cevaplarcasına tekrar konuşmaya başladı:
Atalarımızın tarihteki görevleri, sadece ve sadece ülkeler fethedip, gelir kazanmak olsaydı; sanıyorum altıyüz yıl dünyanın en büyük devleti olarak yaşayamazdık. Çünkü adaletle hükmetmeyen nice nice imparatorluklar, çok kısa bir zamanda, tarihin tozlu sayfalarına intikal etmişlerdir.
Atalarımızın gittikleri yerlerde ne yaptıklarına tarih şahitlik ediyor. Onların mirası gözümüzün önünde.
Buna rağmen atalarımızın tarih üzerindeki konumlarını tartışmak, onları sahiplenmemek bence abestir. Bizim bu halimiz şuna benzer; önünüzde akıp duran bir ırmak var; Sizler ırmağa bakıp; bu ırmak akıyor mu, akmıyor mu diye tartışıyorsunuz.
Bir misâl: Macaristan İlimler Akademisi’nin tespitine göre, Macaristan’dan bir yılda 7 milyon akçe vergi toplamışız. Bunun karşılığında 21 milyon akçe yardım etmişiz.
Bir başka misâl:
1683 II. Viyana seferinde kuşatmanın uzaması üzerine, ileri görüşlü komutanlar yaptıkları durum değerlendirmesinde; hemen zorlu bir saldırıya geçilmesini aksi halde durumun aleyhimize döneceğini ilgili yerlere bildiriyorlar.
Ordu komutanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, bu durumu bildiği halde saldırı sonucunda insanlar ölür; şehir harap olur diye saldırıya müsade etmemiştir.
Sonuç bizim aleyhimize olmuştur ama yapılan o hareketle tarihe ışık tutan bir davranış sergilenmiştir (3).
Evet yukarıdaki örnekleri yüzlerle binlerle anlatmak mümkündür.
Kar’ın beyaz, Güneş’in sıcak ve yakıcı olduğunu anlatmak için uğraşmaya gerek yoktur. Böyle bir girişim boş bir meşgale olacaktır.
Arkadaşlar!
Atalarımızın tarihteki görevleri adalet ve dürüstlüğün bayraktarlığını yapıp, yeryüzünde doğru bildiklerini yaşanır kılmaktan ibaretti.
Bunu yaparken de hile ve hurdaya asla sapmamışlar; İslâm’ı tertemiz yaşamaya ve yaymaya çalışmışlardır. Onun için de fethedilen yerlerin halkı bir süre sonra tamamıyle müslüman olmuştur.
Öyle ya; iyi, güzel ve doğru olan nerede ise insanlık daima onun arkasında olmuştur.
Niçin Anadolu?
Anadolu, bulunduğu yer ve konum olarak dünya çapındaki önemini hiç bir dönemde kaybetmemiştir. Mısır ve Mezopotamya ile birlikte en eski medeniyetler, Anadolu’da kurulmuştur.
Anadolu, Asya ile Avrupa; Trakya; Yakın doğu ile Balkanlar, Akdeniz ile Karadeniz arasında bir geçittir. Marmara bölgesine doğru gidildikçe jeopolitik önem artar.
Anadolu’nun bir önemi de Boğazlardan gelmektedir. Boğazlar, cihan hakimiyetine erişmek için ve dünya imparatorluğunu elinde tutmak arzusunda bulunan devlet için kilit noktasıdır.
Anadolu, tarih boyunca pek çok el değiştirmiş, vatan olmak için sanki gerçek sahibini bekleyip durmuştur.
Nihayet Anadolu, ebedi vatanı olacağı Türklerin eline geçmiş ve artık el değiştirme işi ebediyen tarihe karışmıştır.
Anadolu’nun teslim alınışı elbette kolay olmamıştır.
Türkler, tarihte eşine rastlanmaz imtihanlardan geçerek, destansı bir fedakârlığın sonunda Anadolu’yu kendilerine yâr edebilmişlerdir.
Türklerin anayurtları olan Türkistan ve Kafkasya taraflarından Anadolu içlerine 750 yılından itibaren gelmeye başladıkları anlaşılmaktadır (4).
Bu konuda bir araştırmacının görüşlerini birlikte okuyalım:
İslâm dünyasının iç ve dış tehlikelerle karşı karşıya kaldığı bir devrede, İslâmiyeti kabul etmiş olan Türkler onbirinci asırda Selçuklu İmparatorluğu’nu kurmak suretiyle İslâm dünyasına yeni bir hava ve tazelik getirmişlerdir.
Selçuklu İmparatorluğu, hem sınırlarını genişletmek, hem de dinlerini yaymak düşüncesiyle Bizans’a karşı, arka arkaya akınlar yapmışlardır. Bu akınların Sultan Tuğrul Bey, Sultan Alparslan ve Sultan Melikşah zamanında daha sistemli bir hal aldığı muhakkaktır (5).
Arkadaşlar!
Şu gerçeği hep aklımızda tutalım. Tarihte, tarihin akışını değiştiren, dünya üzerindeki güç dengelerini alt-üst eden büyük olaylar az yaşanmıştır.
İşte tarihin kükreyen çağlayanına dur deyip tabiri caizse yön değiştirten nadir olaylardan biri de Malazgirt Zaferidir.
Türk Tarihi’nde Malazgirt’e benzer savaşları hep görürüz. Lakin sonunda Anadolu gibi bir yurt bırakan savaş, sadece ve sadece Malazgirt zaferidir. Bu yüzden Malazgirt iyi tahlil edilmeli ve öğrenilmelidir.
Üzerinde nefes alıp verdiğimiz yerlere nasıl sahip olduğumuzu bilemezsek, onu nasıl koruyacağımızı da bilemeyiz.
Malazgirt Savaşı Öncesi ve Sonrası Durum
Dönüm Noktası: 1
Asırlarca süren İslâm Bizans mücadelesi, Anadolu’nun harap olmasına, nüfusunun azalmasına, medeni ve iktisadi geriliğe sebep oldu. Bizansın eyaletlerinde karışıklıklar görülüyor; Saray ise, menfaata endeksli çeşitli grupların müdahalesiyle çalkalanıyordu.
Romen Diogenes, Kral olduktan sonra Türk akınlarını durdurmak; Türkleri tümüyle Anadolu’dan silip atmak için büyük bir ordu ile 13 Mart 1071′de İstanbul’dan yola çıktı.
Alparslan, daha önce Bizanslıların elinde olan Malazgirt Kalesi’ni 1070 yılında fethetmiş; oradan Güney’e doğru yoluna devam etmişti.
Nice nice kaleler fethederek ilerleyen Alparslan, Halep’e vardı. Suriye üzerinden Mısır’a devam etmek üzere oradan ayrıldı.
Alparslan Gazi, Şam’a doğru ilerlerken Bizans ordusunun Doğu Anadolu istikametinde geldiği haberi alındı.
Bu haber üzerine hemen geri dönen Sultan Alparslan, Halep’te harp hazırlığını tamamladı.
Malazgirt’in düştüğü haberini alınca yürüyüşünü hızlandırdı. Bu yürüyüş sırasında pekçok deve ve at ölmüş; Fırat nehrini geçerken de bir kısım ağırlıklar yok olmuştu.
Bunun yanında orduda yiyecek sıkıntısı başgöstermişti. Bu ve buna benzer sebeplerden Alparslan yaşlı askerleri terhis etti. Az sayıda fakat genç ve dinç bir ordu ile Ahlat’a geldi.
Selçuklu ordusu az ama çok düzenli, başlarında büyük zaferler kazanmış; genç, cesur ve kudretli Sultan ile tecrübeli kumandanlara sahip idi. Hepsi müşterek gaza fikri ve Anadolu’yu ele geçirmek gayesi etrafında birleşmişlerdi.
İmparator Romen Diogenes, savaş öncesinde diplomasiye yakışmayan ifadeler kullanmaktan çekinmemiştir. Elçilere:
– Isfahan mı daha güzeldir, Hemedan mı? Bana ondan haber verin, diye sorar. Elçi:
– Isfahan, cevabını verir.
İmparator:
– Hemedan’ın soğuk olduğunu öğrendik. Biz Isfahan’da, hayvanlarımız Hemedan’da kışlasın diyerek gururunu açığa vurur.
Türk Elçisi Sav-Tekin dayanamayarak:
– Hayvanlarınız Hemedan’da kışlayabilir ama, sizin nerede kışlayacağınızı bilemem, tarzında çok ciddi ve manalı bir karşılık verir (6).
Alparslan, savaş için gerekli hazırlığını yaptı. Savaştan iki gün önce (Çarşamba günü) düşman ordusuna sulh teklifinde bulundu. Red cevabı alınca askerlerini savaş durumuna soktu. Perşembe günü, Cuma sabahına kadar tekbir sesleri, davul, boru, haykırma vs. gibi gürültülerle ve ok yağmuru ile Bizans askerleri uykusuzluk, korku ve şaşkınlık içerisinde bırakıldı.
26 Ağustos 1071 Cuma günü bir defa daha barış teklifi yapıldı. Çünkü, Türklerde savaş öncesi son bir defa daha barış teklifi sunmak gelenekti. Yine red cevabı alındı. Artık savaş kesindi.
Cuma Namazı kılındıktan sonra Alparslan beyazlar giyindi. Atından inerek secdeye kapandı. Zafer için Cenab-ı Allah’a yalvardı:
Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ey Rabbim; niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret.
Sonra da askerlerine dönerek:
– Burada Allah’tan başka bir Sultan yoktur; benimle birlikte savaşmakta veya benden ayrılmakta serbestsiniz dedi.
Bu heyecanlı ve kararlı sözler karşısında askerler hep bir ağızdan:
Asla emrinden ayrılmayacağız, mukabelesinde bulundular. Muharebenin neticesinde ölümün mutlak olduğunu düşünerek şehid olmanın heyecanıyla ağlaşıp vedalaştılar.
Sultan, eski Türk usulüne göre atının kuyruğunu bağlayarak son hitabını yaptı:
Eğer şehid olursam, bu beyaz elbisem kefenim olsun (7).
Bundan sonra cesaret ve azimle daha önce kararlaştırdığı savaş taktiğini aynen uyguladı.
Alparslan’ın ordusunun mevcudu sadece 40-50 bin; buna karşılık Romen Diogenes’in ordusu 200 bin askere sahipti. Hatta bu rakamı 600 bin diye kaydedenler bile var (8).
Malazgirt Muharebesinde Alparslan’ın taktiğiyle düşman evvela öncü birliklerle kışkırtılmış; sonra sahte bir kaçışla düşman üzerlerine çekilmiş; çok önceden yanlardan ve arkadan çevirme harekâtı yapıldığı için bir hilal içine alınan düşman kısa zamanda imha edilmiştir.
Diogenes’in destek kuvvet komutanı, ordunun dağılmakta olduğunu öğrenince, destek vermek şöyle dursun, önce kendisi kaçmaya başlamıştır.
Malazgirt Zaferi, Türk-İslâm, Bizans ve hatta dünya tarihinde doğurduğu önemli netice itibariyle çok büyük dönüm noktalarından birini teşkil eder. Bu zaferden sonra İslâm dünyasında büyük sevinç yaşanmış, şenlikler yapılmıştır.
Türkler, Malazgirt meydan muharebesini kazanmakla hem hakimiyetlerini genişletmişler, hem de Anadolu’nun kapısını kendilerine ardına kadar açmışlardır.
Zafer sonunda esir edilen R. Diogenes’e, Alparslan’ın insanî davranışları uzun uzun tetkike değer. Fakat esas konumuzdan uzaklaşıp zihninizi dağıtmak istemiyorum.
Arkadaşlar!
Bunları bilmek ve dünya kamuoyuna anlatmak zorundayız. Alparslan’ın hürriyetini bağışladığı, yanına Türk muhafızlar katarak cebine 10 bin dinar altın harçlık verip salıverdiği İmparator’un, ülkesine sağ- salim teslim edilişi, tarihimiz için birer şeref levhası değil midir?
Tarihimizde benzeri tablolara başka zaman dilimleri içerisinde de rastlıyoruz. Meselâ yakın tarihimizden (Millî Mücadele’de) Trikopus’un oniki bin Yunan askeriyle teslim oluşu ve M.Kemal Paşa’nın kendilerine çok dostane davranışları, tarihimiz için övgü dolu vesikalardır (9).
Malazgirt Zaferi ile bir barış anlaşması yapılmıştı ama, Romen Diogenes’i tahtından atıp gözlerine mil çeken ve kızgın şişlerle kör ettiren yeni İmparator Mihael, anlaşmayı bozmuş oluyordu.
Bunun üzerine Sultan Alparslan askerlerine şöyle diyordu:
Arslan ve kartal yavruları gibi olunuz; yeryüzünde gece gündüz uçunuz; artık Romalılar ve Hristiyanlara aman vermeyiniz (10).
O tarihten sonra bütün Anadolu Oğuz Boyları ile doldu. Türkler, ebedi vatanlarına coşkun seller gibi dalga dalga akıyorlardı.
Romen Diogenes’in yerine gelen Mihael, Türklerle savaşmaya cesaret edememiş, ancak halkına yardım amaçlı olarak (Kayseri, Sivas ve Amasya taraflarına) atlar ve arabalar gönderip, onları Balkanlara getirtmiştir.
Bu siyaset Türklerin daha da çok işine yaramış, Rumlardan boşalan yerleri doldurmuşlardır.
1072′de Sultan Alparslan’ın vefatıyla yerine geçen Melikşah zamanında Anadolu’nun fethine devam edildi.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah Başkomutanlığı’nda akıncı birlikleri Anadolu içlerine girdi. Anadolu’nun fethini bir kaç yıl gibi kısa bir zamanda tamamladı.
Süleyman Şah, böylece kısa zamanda kuvvetli bir devlet kurmuş ve Boğazlardan Suriye’ye kadar (o günkü ölçülerle) uzunluğu bir ay, genişliği on gün süren bir ülkeyi hakimiyeti altına almış idi (11).
Kılıçarslan ve Danişmend Gazi zamanında da Haçlılar, Anadolu içlerinde yıpratılmaya devam edilmiş ama Haçlılar yine de Suriye içlerine kadar ilerleyebilmişlerdir.
Daha sonra arkadan gelen yüzbinlerce kişiyi bulan diğer Haçlı ordularına ise Amasya ve Ereğli muharebelerinde önemli zayiatlar verdirilerek Anadolu’yu onlara mezar yapmışlardı.
Böylece Kılıçarslan bu büyük buhranı geçirdikten sonra, Selçuklular tekrar toparlandılar.
Selçuklu hanedanları arasında devam eden hakimiyet kavgalarında 1107′de Kılıçarslan şehid oldu.
Kılıçarslan’ın şehadetinden sonra Selçuklu Türkleri yine zor durumda kaldılar.
Dönüm Noktası: 2
1176 yılında “Karamukbeli Muharebesi” yahut Miryakefalon Boğazı’nda Bizaslılarla çok önemli bir savaş daha yapıldı. Bu savaşın önemi, Malazgirt gibi, Anadolu’nun kimlere vatan olacağının kavgası olmasından kaynaklanıyor. Eğer Türkler bu savaşta yenilir ve imha edilirlerse, Anadolu’nun yurt olması belki de hayal olurdu.
Bu savaşta Haçlılar, I. Kılıçarslan’ın torunu II. Kılıçarslan komutasında tamamen imha edildiler. Bu, Malazgirt’ten sonra ikinci büyük zaferdi. Artık Anadolu Türklere ebediyen yurt olmuştu.
Görüldüğü gibi Anadolu’nun yurt olması hiçte kolay olmadı. Yaklaşık 300 yıla varan bir kavganın ve onbinlerce, yüzbinlerce yüreği avucunda, kefeni sırtında millet evladının, yakıp yıkan Bizans volkanına karşı vücuduyla dağlar yapıp göğsüyle surlar örmesiyle, Anadolu vatan yapılabilmiştir.
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ
Diyen Akif’in manidar mısraında, yıkılışın hazin manzarasına olduğu kadar, kuruluşun çetin ve zor günlerine de bir işaret olsa gerek.
Bu arada Anadolu’da, geçtiği yerleri yakıp yıkan bir Moğol felaketinin yaşanmış olduğunu da hatırlatalım.
Daha sonra Selçuklu Devleti’nin yıkılışıyla, Anadolu Beyliklere ayrıldı. İşte o günlerde tarih sahnesine Uç Beyliği olarak çıkan Osmanlı Beyliği’ni görüyoruz.
Bir Beylikten İmparatorluğa
Dönüm Noktası: 3
Bu Beyliğin (Osmanlı Beyliği) tarihin en büyük devletlerinden birini kurabilmiş olmasını askeri, siyasi ve ekonomik yönlerden ele alıp, sosyal bilimlerin varabildiği en son verilerle incelemeli ve bundan dersler çıkarmalıyız.
Evet arkadaşlar! Madem ki bizim tarihimizden söz ediyoruz; o halde sizleri de dinleyelim. Şimdi ikinci sorumu soruyorum:
– Anadolu’da var olan bunca Beylik arasından ve daha güçlüleri varken, niçin Osmanlı Beyliği bir İmparatorluk haline gelebildi?
Okan hiç tereddüt etmeden atılıyor:
– İyi savaş yaptıkları için!
Mustafa:
– Bu Beyliğin kuruluş yıllarında yerleşik bir hayatları yoktu. Kısaca vur-kaç taktiği başarıyla uygulandığı için İmparatorluğu kurdular diye düşünüyorum.
Hüsnü Öğretmen bir kaç öğrenciyi daha dinliyor ama, verilen cevapları yeterli görmediği açık. Sonunda kendisi tekrar konuya giriyor:
Bu söylediklerinizin herbirinde doğruluk payı elbette var. Ama Osmanlı Beyliği’nin başarısı bence, kardeş kavgasına girmemesinde, diğer kardeş Beyliklerle savaşmak yerine devamlı Bizans’ın üzerine yürümesinde aranmalıdır.
Bu taktik, bugünlerimize de ışık tutan nadide bir parıltı değil midir?
Osmanlı Beyliği’nin 1299′da kurulması, devlet merkezinde hep samimi, salih, âlim, fazıl kişilerin bulunması, Osmanlı’nın kısa zamanda serpilip gelişmesinde en önemli unsurdur.
Bursa, Edirne ve İstanbul’un fetihleri ayrıca başkent yapılmaları herhalde tesadüfi bir uygulama olmasa gerek. Bunlar, tarih yolunda tabiri caizse başarının kilometre taşlarıdır.
Dünyanın en büyük devletini bir büyüteç altına almaya kalktığınızda, kültür ve medeniyetini tüm şubeleriyle görmek zorundasınız. Aksi halde yanlış karar verir, doğru değerlendirme yapamazsınız.
Bin kilometre karelik bir Osmanlı Beyliği’nden, yirmibeş milyon kilometrekarelik muazzam bir İmparatorluğa uzanış; sosyal, siyasi, ekonomik, askeri, her yönüyle muazzam bir devlet yönetimi.
600 yıl varlığını sürdüren Osmanlı’nın yaklaşık 300 yılı, dünyanın yegane hakim gücü olarak tarih sahnesinde görülüyor. Geri kalan zaman dilimlerinde de gücünden hep korkulmuş, çekinilmiş; bir başka ifadeyle saygınlığını kabul ettirmiştir.
Osmanlı’nın mirası olan medeniyeti, kültür, san’at ve estetik çalışmaları, Osmanlı’nın ince zekâsının, gönül zenginliğinin ve ruh dünyasının erişilmezliğini belgeler niteliktedir. Taşa kazınan mana; divitle yazılan san’at içinde san’at yüklü yazılar; ateşte pişirilen göz alıcı şahane çiniler; yüzlerce-binlerce cilt el yazması eserler hepsi, herbiri Osmanlı’nın büyüklüğüne şehadet eder gibidir.
İnişe Doğru…
Dönüm Noktası: 4
1683 II. Viyana bozgunundan sonra, Osmanlı’yı yavaş yavaş eski aktivitesini yitirmiş gibi görüyoruz. Bu tarihten sonra sanki zirveden belirgin bir düşüş vardır.
1699 Karlofça Antlaşması, tarihe Osmanlı’nın ilk geri çekiliş belgesi olarak yansıdı.
Osmanlı Devleti’nin Sultan III. Selim ile başlayan Batılılaşma düşüncesi, II. Mahmut ile hayata geçiyor ve 1839 Tanzimat Fermanı’yla resmiyet kazanıyordu.
Güven ve Şaşkınlık
Lâle Devri’nden beri, devlet yöneticileri ancak batılılaşarak ve Batı’da geçerli kurallar alınarak güçlenip gelişebilecekleri fikrinde idiler.
Devlet, bu güven duygusundan çok defa hayal kırıklığına uğramıştı.
1798′de Fransa’nın Mısır’ı işgali, zamanın hükümdarı III. Selim’i hayretler içinde bırakmıştı. Fransa’nın dostluğundan son derece emin olan III. Selim Mısır’ın işgal edilişine bir türlü inanamıyordu.
İnanamazdı; çünkü Fransızlar bizimle dost idiler. Hiç mümkün mü bir dost, diğerinin mülküne saldırsın. Lâkin III. Selim’in iyi niyetine rağmen unuttuğu bir şey vardı; herkes tabiatında olanı günü gelir icra eder.
Sizlere, ders almanız için konuyla ilgili bir fıkra anlatayım;
Bir Fıkra
Bir nehirden karşı kıyıya geçmek için akrep, kurbağadan yardım ister. Kurbağanın sırtına binen akrep karşıya geçerken, kurbağaya zehirli iğnesini batırıp zehirler. Kurbağa şaşkındır:
– Ben sana iyilik yapmak için uğraşıyorum; görüyorsun seni karşıya geçiriyorum. Sen ise beni zehirlemekle meşgulsün…
Kurbağanın sırtındaki akrep sırıtarak cevap verir:
– Ehh! Ne yapalım; benim görevim de önüme geleni, fırsatını bulduğum anda zehirlemek; Bunda şaşılacak ne var ki?
Evet bu küçücük fıkrada, alabilirsek büyük dersler var. Alabilirsek diyorum, çünkü ne denilmiştir? Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az…
Aydın ve Yöneticilerdeki Fikir Ayrılığı
19.Yüzyıl içerisinde devletin üst kesimleri kalkınma ve gelişme konusunda fikir birliği içinde olamadılar. Mustafa Reşit, Mithat Paşalar İngiliz taraftarı; Ali ve Fuat Paşalar Fransız; Mahmut Nedim Paşa Rusya; Enver ve Talat Paşalar ise Almanya ile yakınlıklarıyla meşhur olmuşlardı.
Bu yakınlıkların hiç bir faydası görülmedi. Osmanlı yine bu devletler tarafından zayıf düşürülmüş, toprakları işgal edilmiş ve insanları katledilip soykırıma uğramıştı (12).
II. Abdulhamid’in ileri görüşlü devlet yönetimi ile Osmanlı’nın ömrü 33 yıl daha uzatılabilmiş. En azından toprak bütünlüğü korunabilmiş.
Bir başka yazarımız ise o günleri şöyle anlatıyor:
1911 yılında İtalyanlar bize ait Trablus ve Bingazi’yi işgal etmişlerdi. O yıllarda bazı Balkan devletleri, İmparatorluktan ayrılarak istiklâllerini ilan etmişler, topraklarını genişletmenin yolunu arıyorlardı.
1912 yılında Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar ve Karadağlılar birleşerek Rusya’dan yardım ve teşvik görüp Osmanlı’ya harp açtılar. Gayeleri Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarını aralarında bölüşmektir.
I. Balkan Harbi böylece başlar. Harple birlikte asker toplanıp cepheye sevkedilir.
Ordumuz içerisinde irtibatsızlık ve ileri gelenler arasında ikilik vardır. Düzensiz asker, biribirleriyle irtibatı zayıf birlikler, düşman için bulunmaz fırsattır.
Nihayet Bulgarlar, Çatalca’ya kadar ilerlediler. Yunanlılar Ege denizi’ndeki adalarımızı işgal ettiler. Böylece asırlarca müslümanların idaresindeki bir çok yer kâfirlerin istilasına uğradı. Nice Müslüman malını, canını kaybetti. Irz ve namuslar, hak ve hürriyetler hep heder oldu. Nice zulümler ve işkenceler yapıldı.
Bu arada Balkan devletleri, Osmanlı’dan aldıkları yerleri aralarında bölüşemeyip biribirleriyle harp etmeye başlamışlardı. Romenler, Sırplar ve Yunanlılar bir olup Bulgarlara karşı savaşıyorlardı.
Osmanlı idarecileri kaybettikleri yerleri geri alma düşüncesiyle tekrar savaşa girdiler. II.Balkan harbi de işte böylece başlamış oldu. Bir yıl kadar sonra savaş sona erdi; Osmanlılar Bulgarları yenerek Edirne ve Kırklareli’yi geri aldılar (13).
Birinci Dünya Savaşı
I. Dünya Savaşı, Osmanlı için bir dönüm noktası, âdeta yıkılışın adı oldu.
28 Haziran 1914′te Avusturya Veliahtı’nın Saraybosna’da öldürülmesiyle savaş başlamıştı.
Osmanlı Devleti savaşa Kasım 1914′te girdi. Yönetimde bulunan İttihat ve Terakki liderleri, savaşı Almanya’nın kazanacağını, böylece de daha önce kaybedilen yerlerin tekrar kazanılabileceğini düşünüyorlardı.
Almanya ise doğuda Rusya’ya karşı Osmanlı’dan faydalanmanın hesabını yapıyordu. Zaten ilk cephe doğuda Kafkas cephesinde Ruslar’a karşı oldu. Daha sonra İngilizlere karşı Irak Cephesi, güneyde İngiliz-Fransız ve Filistin’de savaşıldı.
Tarihimiz Geniş Cepheli Savaşlarla Dolu…
1596′da Tiryaki Hasan Paşa’nın Kanije savunması, 1877′deki (93 harbi) Gazi Osman Paşa’nın Plevne savunması ile aynı savaşın doğu cephesi olan (ve Nene Hatun’u da destanlaştıran) Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın Erzurum savunmaları gibi.
Evet Osmanlı Tarihi, büyük cepheli savaşlarla doludur.
1353 Rumeli’ye çıkışla başlayan batı maceramızda Sırpsındığı, Kosova ve Varna savaşlarından beri hep birden fazla devletle savaştı Osmanlı. Hatta 1396′daki Niğbolu savaşında 13 devletin ordusuna karşı savaşılmıştı. 1683 Viyana bozgunu sonrası kurulan Haçlı ittifakına (Avusturya, Venedik, Rusya, Lehistan, Malta) karşı 16 yıl mücadele edilmişti.
XV. yüzyılda başlayan coğrafi keşifler ile Avrupa’da uyanan sömürgecilik duyguları, XIX. yüzyılda iyice ortaya çıkmış; Amerika, Afrika ve Asya’nın güney ve doğu bölgeleri, Avustralya kıtaları Avrupalı devletlerce sömürgeleştirilmişti.
Ancak Avrupalı devletler bu kadarla yetinmiyor, daha fazla pay kapmanın yollarını arıyorlardı. Bir tarafta İngiltere-Fransa-Rusya; öbür tarafta Almanya-Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’yla İtalya.
Osmanlı’nın bu savaşa kesinlikle girmemesi gerekiyordu. Ancak Almanya, iktidardaki Enver Paşa ve ekibini savaş için zorluyordu. Hepimizin bildiği gibi, İngiliz donanmaları önünden kaçarak sığınan iki Alman gemisinin satın alındığı ilan edildi. Sonra bu gemilerin, gerçek amaçlarını gizleyerek Karadeniz’e çıkıp Rus limanı Odesa’yı topa tutması, Osmanlı’nın resmen savaşa katılması için yetti de arttı bile.
Rus Çarı’nın isteği üzerine 13 Ocak 1915′te Londra’da toplanan savaş meclisi, boğazlardan geçilerek Rusya’ya yardım götürülmesine hatta İstanbul’u alarak Osmanlı’yı savaş dışı bırakmaya karar verdi. Böylece Almanya yalnız bırakılarak mağlup edilmesi kolaylaşmış olacaktı.
Çanakkale Destanı
Çanakkale savaşı, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nda döğüştüğü 9 cepheden biridir.
Çanakkale cephesinde müttefiklere karşı savaşılırken, Almanya’ya yardım için Galiçya’ya asker yollandı. Bulgarlara yardım için Makedonya’ya yardıma gidildi.
Çanakkale Harbi, düşmana karşı verilmiş en büyük savunma savaşlarından biridir.
İngiliz ve Fransız donanmalarından oluşan müttefik düşman kuvvetleri, 19 Şubat 1915′te 18 büyük savaş gemisi ile Çanakkale istihkâmlarını ağır top ateşine tuttu.
Osmanlı Devleti bu teknik karşısında çok zayıf durumda idi. Yeterli gemi, top, özellikle uzun menzilli topları yoktu. Düşman bir an evvel boğazı geçip İstanbul’a varmaya çalışıyordu.
Millî Şairimiz M.Âkif, o günleri şöyle dile getiriyordu:
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
…………………..
Eski Dünyâ-Yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
……………………
Yüreği vatan sevgisi, iman aşkı ile dolu Anadolu Türk’ünün bu mübarek cihadını ise:
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Diye ifade ederek müslüman Türk’ün bu savaşının büyüklüğünü, ancak Mekke müşrikleriyle Bedir harbinde savaşan Hz.Peygamber (s.a.s) ve ordusunun cihadına benzetiyor, onu misâl gösteriyordu.
İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’yi azgın top gülleleriyle bombardımana devam ediyor, korkunç direnişi kırmaya çalışıyor ama Mehmetcik yılmıyor, ölüyor lâkin geçit vermiyordu.
İşte böyle kanlı çarpışmalar olurken, İngiliz devlet adamı Lord Curzon: Fırsat eldeyken Türkleri Avrupa’dan atalım, onlara hayat hakkı vermeyelim, Ayasofya’yı yeniden kilise yapalım derken; bir başka İngiliz Lord Kitchener: Türkleri dünya haritasından silinceye kadar harbe devam etmeliyiz, diyordu.
Ancak 18 Mart günü kazanılan büyük zaferle 7 düşman donanması batırılmış, müttefikler büyük kayıplara uğramıştı. Boğazdan geçemeyeceğini anlayan müttefikler bu defa Gelibolu yarım adasından geçmeyi denediler.
25 Nisan’da başlayan kara harekâtı Aralık ayının sonlarına kadar devam etti. Başaramayacaklarını anlayan müttefik kuvvetler, 9 Ocak 1916′da Çanakkale bölgesini boşaltarak memleketlerine döndüler. Hem de cümle âleme perişan olarak…
Ve kaybımız 253.000 Mehmet…
İşte Çanakkale’yi savunan, lâkin Türk Milleti’nin belki de bahtını kurtaran o şehidler bizim için her türlü takdir ve övgünün üstündedirler.
Dini, imanı, vatan ve namusu için savaşan, ölüme gülerek giden insanların döğüştüğü yerdir Çanakkale.
Akif’in dediği gibi:
Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Türk milletinin Çanakkale’deki azmi ve imanı, harp tarihi içerisinde örnek alınacak efsane boyutunda bir olaydır.
Bin yıldır bu milletin Cepheye giderken bilip söylediği bir parolası olmuştu; “ölürsem şehit, kalırsam gazi” diyerek ölüme güle oynaya gitmiş; dilden dile dolaşan bir marş gibi cepheden cepheye koşmuştur.
Savaş pek çok şeyimizi aldı götürdü. Netice itibariyle koskoca imparatorluk elden çıktı.
Çanakkale’de bir destan yazılmıştır ama; neler neler pahasına. Elimizde avucumuzda ne varsa kaybettik. Yetmedi; Çanakkale’ye yüreğimizi gömdük; hem de Millet olarak.
Lakin Gazilerimizin şu öğütlerini kulağımıza küpe yaptık.
Aman dikkat edin! Su uyur, düşman uyumaz.
Dün Malazgirt’te yenilen düşman, Ayasofya’yı camiye çeviren Fatih’e ve onun nesline duyulan düşmanlık, Niğbolu’da, Mohaç’ta, Preveze’de ve Viyana önlerine kadar at koşturan İslâm’ın büyük mücahit milletine duyulan Hristiyan haçlı öfkesi, Çanakkale’de yüzlerce yıllık biriken kinini kustu.
Bir zamanlar İspanya karşısında çaresiz kalan İngiltere, Almanya’ya esir düşen Fransa kralı, Türk yardımıyla kendini kurtarmışken, bu iyilikleri Çanakkale’de hiç hatırlamadılar.
Çanakkale’de taşlar kadar insan kemiği, otlar kadar insan saçı var dense yeridir.
Bilhassa o zaman yüksek tahsile devam eden 8 kur’a yedek subay olarak, 1315 doğumlular acemi asker olarak cepheye sürülmüşler ve tamamen şehid olmuşlardı. Böylece Türk milletinin ufkunu aydınlatacak tahsilli gençlerle, insan gücünü meydana getiren genç nesiller yok olmuştur (14).
Böylece Çanakkale, Anadolu’nun nice has evlatlarına mezar olmuştu. Onun için:
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Offf gençliğim eyvah!
Ağıtında gencecik yaşında Cepheye koşup şehid olanların yürek yakan terennümlerini duyar gibi oluruz.
Evet, dört sene süren I. Dünya Savaşı’nda nice 5′liler 15′liler gitmiş ve nice analar, gelinler ve genç kızlar gözyaşı dökmüş ve yüreği kan ağlamış, ağlamıştı… Şimdi oralarda Anadolu’nun her köyünden, belki her hanesinden bir şehid, bir kurban yatıyor.
Şu tek mısranın ifade ettiği mana derinliğini, sayfalar dolusu yazarak acaba anlatabilir miyiz?
Şüheda gövdesi bir baksana dağlar, taşlar
Evet aynen böyle. Çanakkale’nin dağları taşları şehid kanıyla boyanmış, siperler cansız Mehmetlerin gövdeleriyle dolmuştu.
I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı orduları, yer yer zafer kazanmasına rağmen; müttefikleri olan Almanya, Bulgaristan ve Macaristan yenilerek savaştan çekildiler. Bu durumda Osmanlı da savaştan çekilmek zorunda kaldı.
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile devlet fiilen sona ermiş oluyordu.
Avrupa, Anadolu’nun 1071′de Alparslan tarafından fethedilmesini, daha sonra da Türkleşmesini ve müslümanlaştırılmasını bir türlü içine sindirememiştir. Bunun için Batı, Anadolu’yu geri almak ve tekrar Hristiyan yapmak üzere yıllarca plânlar yapmış, mücadeleler vermiştir.
Bu şekilde emperyalistler bir bakıma Şark Meselesini çözüme bağlamışlardı. Bu yüzden Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrasında hemen faaliyete geçtiler. Başka bir ifadeyle, iç-dış ihanet odakları elele vererek, nihayet 9 asır süren bir mücadelenin sonunda, anayurdumuz, Anadolumuz, İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların ve Yunanlıların işgaline uğramıştır.
Bu emperyalistler sanıyorlardı ki, bitmek-tükenmek bilmeyen savaşlar sonunda yorgun ve fakir düşen Türk Milleti, istilaya karşı duramaz ve Türk toprakları da kolaylıkla paylaşılıverir (15).
Anadolu halkı, Mondros Ateşkesi’nin koşullarını öğrenir öğrenmez silaha sarılmış ve işgalcilere karşı direnmeye ve örgütlenmeye girişmiştir. Amasyalısıyla, Trakyalısıyla, Denizlilisiyle, Aydınlısıyla, Ankaralısıyla, emperyalistlere karşı ayaklanmıştır.
Kısaca çoluğuyla-çocuğuyla, kadınıyla-erkeğiyle, Türk Milleti’nin bütün fertleri harekete geçmiştir. Kadınlarımız cephelere mermi taşımış, yetişkinlerin yanısıra çocuklar vuruşmalara katılmıştır.
3 Kasım 1918 ‘de İngilizler Musul’u işgal ettiler.
13 Kasım 1918 ‘de düşman gemileri İstanbul’a geldiler.
15 Mayıs 1919 ‘da Yunanlılar İzmir’e asker çıkardılar.
Bir Soru
Arkadaşım Doğan parmak kaldırıp söz alıyor:
– Hocam! Vatan işgal edilirken, halk olup bitenlere seyirci mi kalıyordu? Herşeye rağmen elindeki kıt imkânları zorlayarak gereken tepkiyi göstermesi gerekmez miydi?
Hüsnü Öğretmen bir süre Doğan’ın yüzüne baktı; derin derin iç geçirdikten sonra şöyle devam etti.
– Sevgili Doğan! Sanıyorum, milletin halini biliyor olmalısın ki, ifadende “herşeye rağmen” tabirini kullandın.
Doğan, Hüsnü Öğretmeni tasdikler gibi oturduğu yerden başını sallıyordu.
– Evet, her şeye rağmen bu Millet, İzmir’in işgalini çok büyük tepkilerle dile getirmiştir.
Hasan ayağa kalkıyor ve:
– Hocam! Dedem, hep Harb-i Umumi’den bahsederdi. Sonra da Millî Mücadele’den; 12 yıl askerlik yaptığını anlatırdı. Memleketin en zor günlerinde şaşkın, çaresiz, ihtiyar, pekçoğu sakat kalmış insanlara yeni bir hayat verircesine din adamlarının öne geçip görev yaptığını anlatırdı.
– Çok doğru! İsterseniz bu bilgileri kısa da olsa kaynaklarımızdan okuyalım:
Halkımız ve Din Adamları
Denizli Mitingi:
İzmir’in işgali haberi alınır alınmaz 4 saat gibi kısa bir zaman sonra 15 Mayıs 1919′da Denizli’de Müftü Ahmet Hulusi başkanlığında bir miting düzenlendi. Müftü Efendi bu mitingte halka şöyle sesleniyordu:
– Muhterem Denizlililer!
Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir.
İşgal edilen memleket halkının silaha sarılması dini bir görevdir.
Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir. Silahımız olmayabilir; topsuz tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına dikileceğiz. İstiklâl aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemiz sonunda zaferi kazanacağız (16).
Şeklinde devam eden ateşli ve dokunaklı hitabı orada bulunanları coşturmaya yetti. Sonra bu miting çevre illere ve ilçelere örnek oldu.
İstanbul Mitingi:
İzmir’in işgali en güçlü ve ses getirici şekilde İstanbul’da protesto edildi.
Bu hain işgali protesto için, İstanbul Sultan Ahmet Meydanı’nda büyük bir miting yapılmıştı.
Bu toplantıda Sultan Ahmet Camii’nin minarelerine 16 ve Ayasofya Camii minarelerine 4 hafız çıkarak hepsi birden salatü selam okudular. Daha sonra yanık sesli bir müezzin ezan okudu.
Bu arada yakında bulunan cezaevindeki sanıklar tekbir getirmeye başladılar. Üniversiteli gençler bayrağımızı siyaha boyayarak ortaya getirdiler. Bu anlamlı ve hazin manzara içinde toplanan kalabalığa hatibler ateşli konuşmalar yaptılar ve vatanımızın işgal edilmesini en sert şekilde protesto ettiler.
Bilindiği üzere Millî Mücadelenin ilk günlerinde halk, Mustafa Kemal Paşa’nın da belirttiği gibi hakiki vaziyeti anlamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar âdeta durgun bir haldeydi.
İzmir’in işgali üzerine 16 Mayıs 1919 günü Denizli-Sarayköy’de de işgali tel’in mitingi düzenlenmiştir. Bu mitingte İlçe Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi halka:
İzmir’in kâfir Yunanlılar tarafından işgal edildiğini, bu kâfirlerin bulunduğu yerde namaz kılınamayacağını ve kılınmasının caiz olmadığını bildirerek düşmana karşı konulmasını istemiştir.
Denizli-Çal Müftüsü Ahmet İzzet Efendi, 17 Mayıs 1919 günü Çal halkını Çarşı Camii’nde toplayarak onlara düşman istilasına karşı seyirci kalınmamasını ve silahla mukavemet edilmesinin gerekli olduğunu anlatmıştır.
İzmir Mitingi
Öte yandan Yunan işgali öncesinde İzmir’de düzenlenen mitingte de İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi: Vatan sevgisi imandandır. İzmir’in asırlardır ezan sesleri yükselen semalarında kulakları tırmalayan çan seslerine katlanmaktansa şerefle ölerek şehadet şerbetini içmeyi tercih ederim.
Kardeşlerim! Ciğerlerinizde bir soluk nefes, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça, anavatanımızı düşmanlara teslim etmeyeceğinize, Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle birlikte yemin edin.
Rahmetullah Efendi, İzmir Valisi İzzet Bey’in Yunan işgaline karşı çıkılmaması emri üzerine de;
Vali Bey! Bu sakalım kanımla kızarabilir, ama şu alnıma Yunan alçağını sükûnetle selamlamış olmanın karasını sürerek Huzur-u İlahi’ye çıkamam, diye haykırmıştır.
Manisa Fetvası
Manisa’da da Manisa Müftüsü Alim Efendi (o bölgedeki diğer Müftülerle birlikte), İzmir’in işgalinden sonra Yunan işgalini din açısından değerlendiren bir fetva vermişlerdir. Bu fetvada, Yunan işgali ve zulmünün haksızlığı belirtildikten sonra, buna karşı fiili mukavemetin yani cihad yapmanın farz olduğu açıklanıyordu.
Esir ve Şehid Müftüler…
Kırkağaç Müftüsü Hacı Rifat Efendi, Ayvalık Cephesi’nde fiilen savaşa katılmış ve düşmana esir düşmüştür.
Cephede düşmanla çarpışırken esir düşen bir diğer isim de Manisa Müderrislerinden Hacı Hilmi Efendi’dir. Bu iki din adamı, Atina’da uzun süre esaret hayatı yaşamışlardır.
Bu arada Millî Mücadele lehindeki çalışmalarından dolayı Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi de 1921 Nisan’ında Yunan askerlerince şehid edilmiştir.
Adana, Maraş, Antep ve Urfa’da da halka mücadele fikrini aşılayanlar, yine din adamlarıdır. Bunlar Adana’da: Müftü Hüsnü, Maraş’ta: Maraş Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Vezir Hoca diye tanınan Mehmet Alparslan, Antep’te: Müftü Rifat Efendi, Urfada: Müftü Hasan Hüsnü, gibi din adamlarıdır. Onların önderliğinde emsalsiz bir savunma hareketi olan Maraş müdafası gibi müstesna bir kahramanlık örneği verilmiştir. Maraş halkının, Ermeni çeteleriyle Fransız askerlerine karşı koymasında “Türk ve İslâm hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde Cuma namazı kılınmaz,” fetvası etkili olmuştur. Özellikle Sütçü İmam’ın ilk kurşunu atması, bu yörede de Millî Mücadele kıvılcımının ateşlenmesi için kâfi gelmiştir (17).
Konya, Antalya, Burdur, Isparta, Afyon, Kütahya, Bursa, İzmit, Eskişehir, Uşak, Kırşehir, Niğde, Aksaray, Nevşehir, Çankırı, Çorum, Yozgat, Kayseri, Malatya, Mersin, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Bitlis, Hakkari, Van, Muş, Bingöl, Elazığ, Ağrı, Kars, Artvin, Erzurum, Erzincan, Sivas, Gümüşhane, Bayburt, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Kastamonu, Sinop, Bartın, Zonguldak, Bolu, Amasya ve Trakya Müftüleriyle birlikte, İmam-Hatip, Müezzin ve Medresede müderris olan kişiler Millî Mücadele’ye hizmet vermiş önde gelen din adamlarıdır.
İstanbul’da ise; Şeyh Ata(Özbekler Dergahı Şeyhi)’nın büyük yardımları görülmüş; Anadolu’ya silah ve personel sevkinde Şeyh Ata Efendi’nin emsalsiz hizmetleri olmuştur. İsmet İnönü’den Halide Edip’e ve M.Âkif’e kadar pek çok kimse Şeyh Ata’nın Dergahı’ndan Anadolu’ya hareket etmişlerdir (18).
Burada köy, ilçe ve nahiyelerimizdeki din adamlarının isimlerini ve yaptıkları mücadeleleri anlatmayacağım. Eğer onları ayrı ayrı ifade etmiş olsak, eminim herbirinin çalışmasından ayrı bir eser meydana gelir.
Bu bölümü bitirirken bir hususu da belirtelim: Din adamı olmadıkları halde Kurtuluş Savaşı’nda, halkın dini ve millî duygularını galeyana getirerek, bunu zafer için en müessir bir vasıta olarak kullanabilenler de vardır. M. Kemal Paşa bunların başında gelir. O her gittiği yerde ilk önce din adamlarıyla temasa geçmiştir. Zaman zaman dini içerikli konuşmalar yapmıştır.
Ayrıca İstiklâl Marşı şairimiz, daha sonra göreceğimiz gibi, din adamlarından daha fazla dini heyecanı harekete geçiren hizmetler ifa edenlerdendir.
19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkan M. Kemal Paşa’yı Anadolu’da ilk karşılayanlar yine din adamlarıdır.
Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta, Kayseri’de ve Ankara’ya geldikten sonra yine en büyük destek zamanın din adamlarından gelmiştir (19).
Bu konuda, Ankara Müdafai Hukuk Cemiyeti Başkanı Müftü M. Rıfat (Börekçi) Efendi’nin yaptıkları, bir destan kahramanı için hazırlanmış senaryo gibiydi. Bir farkla ki, Müftü Efendi hayalî şeyler yapmıyor, bugün bir çoğumuzun senaryoya benzettiği o destansı vakıayı hayata geçiriyordu.
M. Kemal ve arkadaşlarını Ankara’ya gelişlerinde karşılamak üzere hazırlanan tören, Ankara Müdafai Hukuk Cemiyeti tarafından hazırlanmış, Ankara’ya yerleşmiş olan M. Kemal ve arkadaşlarına maddi ve manevi her türlü destek yine Ankara Müftüsü M. Rıfat Efendi tarafından yapılmıştır.
Bu desteğin 54-56 bin lira gibi (o zaman için) çok yüksek bir meblağ teşkil ettiği ve bunun Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hazinesi olduğu belirtilmektedir (20).
Elimizdeki kitapta bir başka başlık göze çarpıyor.
Demir ve Çelik Alaylar
Millî Mücadele’de din adamları ellerinde silah, beldelerini de korumuşlardır. Isparta’da Hafız İbrahim Efendi DEMİRALAY, Afyonkarahisar’da Hoca Şükrü Efendi ÇELİKALAY adlarında gönüllülerden alaylar teşkil etmişlerdir (21).
Ali Fuat Paşa bu kuvvetlerden söz ederken şöyle diyor:
Eskişehir’de İngilizler vardı. Eğer Isparta ve Afyon’u muhafaza edebilseydik, Eskişehir’deki İngilizleri atmak mümkündü. Isparta ve Afyon’da millî kuvvetleri teşkil edebilme faaliyetimize lüzum kalmadı. Bu iki şehrimizde, iki din adamı, başı sarıklı iki mücahit başa geçmişler ve millî kuvvetleri tecrübeli kumandan siyaset ve basireti ile teşkilatlandırmışlar ve ilk anda yadırganacak bir kararla kumandayı da bizzat ellerine almışlardı. Isparta’da Hafız İbrahim Efendi, Afyonkarahisar’da Hoca İsmail Şükrü Efendi (22).
Hoca Şükrü Efendinin Meclise Gelişi ve Cepheye
Geri Dönüşü
Hoca Şükrü Efendi, daha sonra Birinci Meclis’e milletvekili olarak katılmış ve kendisini karşılayan M. Kemal Paşa:
– Nerede kaldın Hocam? Dört gözle seni bekliyorduk, demiştir. Bunun üzerine Şükrü Hoca Afyon’da yaptığı çalışmaları anlatarak, Paşa’ya oradaki düşmanın durumu ve yapılması gerekenler hakkında bilgi vermiştir.
M. Kemal Paşa tekrar:
– Varolunuz Hocam! Sizin gibi din âlimlerinin bu hususta Millete ön ayak olması memleketin ve dinin muhafazası için elzemdir. Afyon’da nasıl çalıştığınızı, evlerde, camilerde, köylerde halkı düşmana karşı mukavemete nasıl hazırladığınızı işittim. Memleket ve din uğrundaki bu mücadeleniz şayanı takdirdir.
Daha sonraki günlerde Meclis’te Yunan’ın Anadolu içlerine doğru ilerlemesini ve buna bir çare bulunmamasını en çok eleştiren Şükrü Hoca Efendi olmuş ve onun bu ateşli konuşmalarına karşı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa:
– “Hocam vaziyet tehlikededir… Bir Cephe kurabilmek için bize beş ay zaman lâzım”, demesi üzerine Şükrü Hoca; kendisine yeterli miktarda at ve silah verilmesi halinde düşmanı beş ay oyalamak yerine düşmanı durdurabileceğini bildirmiştir.
Bundan sonraki gelişmeleri Şükrü Hoca şöyle anlatıyor:
14 Adet İşe Yaramaz Martinden Oluşan
Silah Deposu:
…….Paşa bu tekliften memnun kalır. Ne kadar silah ve cephane varsa derhal bana teslim edilmesi için Ankara silah deposuna emir verdiler. Depoya gittim. Ne göreyim: 14 adet martinden yapma bekçi silahlarından başka silah yok. Bunları aldım. Kırk’a çıkarılmasını istedim; Ankara Kolordu Kumandanı ve Vali Vekili Nuri Bey’in bunu bulacağını ümid ediyordum. Maalesef buna da imkân olmadığını söyledi… Resmi makamlardan ümid kesilince Allah’a dayanarak bir çare düşündüm.
Halk Etmelisin Halk!..
Hemen bir gün içerisinde bir asker elbisesi diktirdim. Başımdaki sarığı muhafaza ederek bu asker elbisesini giydim. Hacı Bayram Camii’nde Cuma namazından sonra kürsüye çıktım:
– Ey Cemaati Müslimin! Kapıları kapayınız. Hiçbiriniz camiden dışarı çıkmasın. Sizinle görüşecek mühim meseleler var!, dedim… Coştum, söyledim. Evde duvarlarda asılı duran harp silahlarının boşuna asılı kalırsa ev sahibine lanet edeceğini anlattım. Memleket ve din tehlikede kalırsa yedisinden yetmişine kadar bütün müslümanların cihadla mükellef olduğunu anlattım. M. Kemal Paşa’nın teminatını söyledim. Cemaat ağladı; ben ağladım.
Nihayet arkamdaki ilmiye cübbesini çıkararak; asker elbisesiyle başımda sarık olarak kürsüde ayağa kalktım:
Ey Cemaati Müslimin!
İşte ben asker kıyafetine girdim, cepheye gidiyorum. Memleket ve din kurtuluncaya kadar cephelerde düşmanla çarpışacağım. Memleketini dinini seven benimle gelsin
Herkes (camiden çıkıp) sağa sola koştu. O gün akşama kadar 700 silah, 600 mücahid, 120 at toplanmıştı. Ben toplananlarla Ankara’dan ayrıldım.
Afyon’a gelir gelmez düşman bir taarruz daha yapmış, Uşak’a girmişti; Acele cepheye koştum. Uşak Cephesi’ne İzzettin Bey kumanda ediyordu… Ben hemen o tarafta bir müdafaa hattı tesis ettim (23).
Evet, din adamlarımızın İstiklâl Harbi’ndeki çabalarını belgeleyen bir kaç sahifecikti okuduğumuz.
Bu azim ve kararın kaynağı milletti. Bunun içindir ki eli silah tutanlar cepheye koşmuş, malı mülkü olanlar herşeyini istiklâl uğruna ortaya koymuşlardı.
Düşmandan kaçmak en büyük yüz karasıydı.
Halk, Cephe gerisinin asker kaçaklarının yuvası haline gelmesine aslâ müsade etmedi. Tek-tük de olsa buna tevessül edip bir yerlere sığınanları anında Devletin meşru güçlerine teslim etti.
Kısaca, Milletle Devletin elele vermesidir Millî Mücadele…
Millet, azim ve sebatından bir şey kaybetmedi ama; yıllardır savaşlar yüzünden bacalar tütmez olmuştu. Her yeni gün bir başka çileye ev sahipliği yapıyordu. Millet, artık dertler bitsin, gözyaşı dinsin istiyordu. Sefalet, yokluk diz boyunu aşmıştı. Nice nice Millet evladı, Cepheye gidiyor bir daha geri dönmüyordu.
I. Dünya Savaşı’ndan Sonra…
Dört yıl gibi kısa bir zamanda Koca Osmanlı, bütün gücünü ve topraklarının büyük bir kısmını yitirmişti. İmparatorlukla beraber tabii ki İslâm dünyası da büyük yara almış, Anadolu insanı perişan bir vaziyette kalmıştı.
Böyle bir ortamda kurtuluş için değişik fikirler ve çareler üretiliyor, kamuoyu değişik çözüm şekilleriyle karşılaşıyordu; kurtuluşu İngiliz himayesine yahut ABD mandasına girmekte görenler vardı.
Bununla birlikte inançta ve fikirde halktan farklı olmayan, düşünce ve inançta halkı temsil eden, millî değerlerin temsilcisi insanlar da vardı.
Bölgesel Direnişlerden TBMM’ne Doğru
İşgal edilen yerlerde millet kendi kendini kurtarmak ve düşmanı kovmak gayretini göstermeye başladı. Cesur Türk evlatları, yurdunun düşman tarafından işgal edilmesine rıza göstermiyor; ölüm pahasına da olsa düşmana karşı koyuyordu.
Bunlar kurtuluşumuzun ve Kurtuluş Savaşımızın ilk ışıkları olmuştur. İzmir’de Hasan Tahsin, Antep’te Şahin Bey ve Maraş’ta Sütçü İmam, gönüllerde tutuşturulan istiklâl ateşinin ilk kıvılcımlarıydılar. Ege’nin meşhur Zeybekleri ve Efeleri de düşmana karşı heybetli dağlar gibi durmuşlardı.
Hakları korumak ve düşmana karşı koymak için memleketimizin hemen her köşesinde Müdafa-i Hukuk cemiyetleri kurulmuştur. Bu durumda İstanbul’da bulunan vatanperverler de Anadolu’ya geçerek kurtuluş hareketlerine katılmak istiyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi olarak, Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderilişi, Anadolu’daki Mücadelenin seyrini etkileyen bir başka önemli olay oldu. Bu amaçla 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıktı. Daha sonra Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladı. Bu kongrelerde görüşmeler yapıldı. Aynı amaçla kurulan cemiyetler “Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla birleştirildi. Milletin topyekün kurtuluşa katılması istendi ve bunun için çalışmalar yapıldı (24).
27 Aralık 1919′da Mustafa Kemal ve çalışma arkadaşları Ankara’ya geldiler. Artık orada kalıp Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapacaklardı.
23 Nisan 1920′de Ankara’da Meclis açıldı ve çalışmalarına başladı.
Öte yandan Yunan askerleri binbir çeşit zulüm ve işkence yaparak İç Anadolu’ya doğru ilerliyordu.
Meclis, vatanı istiladan kurtaracak ve düşmana haddini bildirecek Düzenli Ordu kurulmasını kararlaştırdı Milletin binbir fedakârlığıyla düzenli ordu olarak Batı Cephesi kuruldu. Artık her Türk’ün tek sözü vardı:
“Ya istiklâl, ya ölüm.”
Düzenli Ordu ve Savaş!
Anadolu’da oluşturulan Millî Mücadele ruhu, meyvesini vermeye başlamıştı. Artık bundan sonra, Anadolu içlerine doğru ilerleyen Yunan askerleriyle hemen savaşa başlanacaktı.
10 Ocak 1921 tarihinde, I. İnönü, 3 ay sonra da II. İnönü savaşları yapıldı. Bu amansız kavgada askerlerimiz üstün başarılar kazandı.
Bu durumdan endişe eden Yunanlılar, Ankara’ya doğru ilerleyerek en kısa zamanda merkezi ele geçirmek istediler.
22 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında, 22 gün geceli gündüzlü devam eden Sakarya Savaşı yapıldı. Bu savaşlarla Türk orduları büyük zaferler kazandı. Yunanlılar yenilgiye uğradı.
İstanbul’dan Karadeniz sahillerine çıkan mücahidler ve cephaneler oradan Ankara’ya getiriliyor; sonra da batı cephesine ulaştırılıyordu.
Şimdi iç Anadolu’dan batıya doğru bir akış vardı.
İşte bunlardan biri de Şerife bacı… Yüzlerce Emine, Ayşe, Fatma, Hacer bacıların Cephe yollarında yaşadığını, Şerife bacının şahsında birlikte görelim.
Vatanı İçin Kendini Feda Eden Türk Anası
Vapur ve motorlarla İnebolu’ya çıkarılan silah ve cephane Kastamonu üzerinden Ankara’ya, oradan da cepheye gönderiliyordu.
1921 yılının Aralık ayında birdenbire bastıran kar yolları kaplamıştı. İnebolu’dan Kastamonu’ya hareket eden bir kadın cephane yüklü kağnısı ile yorgun argın bir vaziyette ancak Kastamonu kışlası önüne kadar gelebilmiş, şehire girmek nasip olmadan kağnı arabası ile yol kenarında durmuştu.
Arabanın yanına gidenler şu acıklı manzara ile karşılaştı.
Bu vatansever Türk kadını Cephaneyi korumak için yorganını top mermilerinin üzerine örtmüş, kendisi açıkta kaldığı için soğuktan donarak ölmüştü.
Arabanın yanına gelen görevliler, gözyaşları dökerek soğuktan donan kadını arabadan indirirken, yorganın altında çığlığı basarak ağlayan bir çocuk sesini işitince şaşırdılar. Otlara sarılı top mermileri arasına yerleştirilmiş çulların içinde kundaktaki bir kız çocuğunu buldular.
Top mermileri ıslanmasın diye kendisini vatanı için feda eden ve geriye yetim bir çocuk bırakan bu kahraman Türk anasının bu acıklı hikâyesini, bu vatan topraklarında yaşayan herkesin özellikle genç nesillerin iyi değerlendirmesi gerekir (25).
Fedakârlık… Fedakârlık…
Bu arada bir yandan erzak ve cephane temin ediliyor, bir yandan da asker toplanıyordu. Toplanan cephane ve erzaklar kağnılarla (vatandaşın elindeki yegane vasıta) durmaksızın Batı Cephesi’ne gönderiliyordu. Onlar “Ya istiklâl, ya ölüm” diyen ve ölüm kalım savaşı veren Türk askerlerinin imdadına yetişeceklerdi.
Bu gidenler, ihtiyarları ve çocukları süngüleyen, namuslu Türk kadınının namusuna leke süren Yunan askerlerine haddini bildirmeye ve onları vatanımızdan sürüp çıkarmaya gidiyorlardı.
Ankara’dan cephane ve diğer askeri malzemeler, katarlar ve kağnılarla uzayıp giden yollardan aşıp aşıp gidiyordu.
Öte yandan düşman askerleri Polatlı’ya kadar gelmişler ve Haymana Ovası’na inmişlerdi. Atılan topların sesleri Ankara’nın batısında kalan bütün köylerden işitiliyordu. Yer yer bu top seslerini işiten köylülerden çokları evini ve eşyasını toplayarak kağnılara yükleyip kaçmak istiyordu. Düşman askerleri buraya da gelecek ve bizim köyümüzü de basacak diye vatandaş, tereddüt içinde idi. Tecrübeli ve gayretli olan yaşlılar, kaçmak isteyenleri şöylece uyarıyorlardı:
– Nereye göçeceksiniz? Nereye kaçacaksınız? İzmir’e giren kötü Yunan askeri buraya kadar geldikten sonra göçülecek ve kaçılacak yerimiz mi kaldı? Kaçmaktan, göçmekten vazgeçin; herkes kazma, kürek, balta, orak ne bulursa eline alsın; kadın, erkek, çoluk, çocuk, varalım düşmana karşı duralım. Ya hepimiz de ölürüz, ya da domuzları yurdumuzdan sürüp çıkarırız. Yapacağımız tek şey budur (26).
Bir Karar ve Sonrası…
1922 Yılında Millet Meclisi’nde şöyle bir karar alındı: Yurdun bütün kaynakları ve varlığı ordunun emrine verilecek. Düşmana son darbe vurulmak için hazırlık yapılacak… Bu karar bütün köy ve kasabalara duyuruluyor, Türk milletinin varını, yoğunu ortaya koyması isteniyordu. Bu iş mutlaka başarılacaktı.
Herkesin eli neye yatarsa ve gücü neye yeterse, askerlerimiz için yapıyordu. Silah, cephane, yiyecek ve giyecek hazırlanıyordu. At, katır toplanıyordu. Herkes kendisi için, çoluğu çocuğu için çalışmayı bırakmış, tek gaye için çalışıyordu.
Kimi, silah-süngü yapıyor. Kimi top-tüfek çekiyor. Kadınlar çorap çamaşır hazırlıyordu. İhtiyarlar da yiyecek topluyordu. Bu işleri, yaşlı erkekler, kadınlar ve çocuklar yapacaklardı. Çünkü genç erkekler topyekün askere gitmişlerdi. Çünkü bir ölüm kalım savaşı vardı. Yıllardır sürüp giden harplerde eriyen Türk milleti, şimdi ya tamamen tükenecek veya yeniden dirilecekti.
Öküzlerin veya mandaların koşulu olduğu kağnılar gıcırdaya gıcırdaya, yollardan akıp akıp gidiyordu.
Her kağnının başında onu sevk ve idare eden bir insan vardı. Bu insanlar beli bükük ihtiyarlar, başı açık, ayağı çıplak çocuklar veya kadınlardı. Küçük çocuğunu sırtına sarıp kağnısının başına geçen veya sırtına mermi yükleyip kafileye katılan kadınlar da az değildi.
Ayranımız Kabarınca…
Tarih boyunca esaret nedir hiç görmemiş, kendisini esir etmek isteyenleri her seferinde çiğneyip geçmiş olan Türk milleti coşmuştu, taşmıştı bir kere. Bendini yıkıp akan sel gibi kükremişti bir kere. Küçük, büyük, kadın, erkek yürümüştü bir kere.
Düşmana son darbeyi vurmak için çok çalışıldı. Büyük hazırlıklar yapıldı.
Kendinden emin düşman artık yok edilecekti. Bu mukaddes vatanın kara bağrında Yunan çizmesine daha fazla müsade edilemezdi.
Yirmi altı Ağustos gece sabaha karşı,
Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.
Nihayet o gün gelmiş ve:
Yaptığımız ani bir hücum karşısında Yunan askerleri şaşkına dönmüşlerdi. Dört gün süren Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nde birliklerimiz bütün gücüyle savaşarak üstün başarılar elde ettiler ve önemli mevzileri ele geçirdiler.
Son darbe 30 Ağustos günü vuruldu. Kahraman askerlerimizin yaptığı son hücumla kesin zafer elde edildi. Yunan birlikleri ise dağılmış, kimi esir olmuş, kimi de kaçmaya başlamıştır. İzmir’e doğru kaçmakta olan Yunan askerlerini süvari birliklerimiz takip ediyorlar ve onları kovalıyorlardı.
Kaçan Yunan askerleri, maalesef uğradıkları köyleri, kasabaları ve şehirleri yakarak; rastladıkları insanları süngüleyerek kaçmışlardır. O zaman bile Türk milletine en büyük kötülüğü yapmışlar ve cani olduklarını göstermişlerdir.
Kaçanları kovalayan Türk askeri 9 Eylül’de İzmir’e vardı. Yunan askerlerinin bir kısmı denize döküldü, bir kısmı da gemilere binerek kaçtı.
Böylece güzel yurdumuz düşmanlardan temizlenip milletimiz ve istikbalimiz kurtarıldı.
“Ya istiklâl, ya ölüm” diyerek kurtuluş savaşına başlayan milletimizden ölenler ölmüş, kalanlar ise esaretten kurtularak hür yaşama hakkını elde etmişlerdir (27).
O günler…
Vatanın istilaya uğradığı günlerde, düşmanı yurttan kovmak için uğraşanların ruh halini, Eşref Edip şöyle anlatıyor:
O günler ne kudsi, ne mübarek günlerdi! O günleri yaşamayanlar mümkün değil bunu anlayamazlar. Herkes nefsine ait her şeyden feragat etmiş, memleketin kurtuluşundan başka bir şey düşünmüyor… Herkes şahsi emellerini bir tarafa bırakmış…Bütün fikirler, gönüller bir noktada toplanmıştı.
Hırslar, husumetler hep ayaklar altına alınmış… Ortada yalnız uhuvvet, samimiyet dalgalanıyordu. Müşterek tehlike bütün kalpleri sımsıkı bağlamıştı. Herkes birbirini candan seviyordu. Bütün gönüller, Ankara’nın dağları taşları samimiyet ve sevgi içindeydi (28).
Evet arkadaşlar!
Ankara’da, Milletin İstiklâli’ni yine onun azim ve kararının kurtaracağına inanan ilk Meclis’in vefakâr, kahraman Mebusları bazan Meclis’te sabahlara kadar memleketin ahvalini tartışmış, bazan da cepheye koşmuşlardır.
Öğle zili çalmıştı; Hüsnü Öğretmenin son sözleri şunlar oldu:
Peki İstiklâl Marşı’nı ve yazarını, İstiklâl Marşı’mızın Mecliste kabul edilişini öğrenmeyecek miyiz?
Öğreneceğiz; ama bu kısmı haftaya bir dahaki dersimizde…
Şimdilik hoşcakalın!
İyi dersler!
………………………
Ben hep diyorum ki:
Ne olur geçmişe uzanma, yahut böylesi nadide konuşmaları zaman dehlizinden çekip çıkaran bir alet yapılsa da, o gün hıçkırmamak için prangalara vurduğum gözyaşlarıma hürriyetini bağışlayarak dört saatlik dersi bir daha dinleyebilsem.
DERS – 2
Edebiyat Öğretmenimiz Hüsnü Bey, geçen haftaki dersimizde, İstiklâl Marşı’mızı anlayabilmek için nelerin bilinmesi gerektiğini o kadar güzel anlattı ki…O güzel bilgiler sanırım yıllarca zihinlerimizden hiç silinmeyecek; nâdide misafirler gibi onları hep hatıralar bahçemizin baş köşesinde ağırlayacağız.
Bu dersimizde İstiklâl Marşı’nın yazıldığı ortamı ve Meclis’te kabul edilişini, mana ve maksat bütünlüğüyle beraber işlemeye çalışacağız.
Hüsnü Öğretmen sınıfa girer girmez, defterleri ve kitapları kaldırmamızı söyledi. Sonra da, Ayşe arkadaşımızı tahtaya kaldırıp İstiklâl Marşı’nı baştan sona okumasını istedi.
Tahtada önce ezilip büzülen Ayşe, Hüsnü Öğretmenin: – Okusana kızım! İstiklâl Marşı’nı okurken insan sıkılır mı? demesiyle başladı okumaya;
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Hüsnü Öğretmen, ilk kıtanın sonunda Ayşe’yi yerine oturtup marşın devamını okutmadı. Ayşe’ye bir şey söylemedi ama, kırgınlığı yüz ifadelerinden belli oluyordu.
Düşünceli ve durgun haliyle sınıfın içerisinde bir kaç tur attıktan sonra konuşmaya başladı.
– Arkadaşlar!
Geçen haftaki dersimizde uzun uzun anlattım: Her Türk evladı tarih şuuruna vakıf olmalıdır. Tarih şuuruna sahip bir insan, İstiklâl Marşı’nı alelâde bir şiir gibi okuyamaz.
Böyle bir davranış, en hafif tabirle kendinize ve ailenize hakarettir. Mensubu olduğunuz Milletimizin tarihini hafife almaktır. O’nu gözyaşları içerisinde hazırlayıp kahraman ordumuza armağan eden pek değerli ve mümtaz insana nankörlüktür.
Anlaşılan Hüsnü Öğretmen, Ayşe’nin okuyuşunu beğenmemiş, bu okuyuştan etkilenmiş, üzülmüştü. Düşünceli bir halde sınıfın içerisinde bir süre dolaştı. Gezinirken elindeki anahtarlığı koparacak gibi sıkıyor, sinirinden titrediği açıkça belli oluyordu.
Oysa Ayşe, İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasını herhangi bir şiir gibi okumuştu; hem başka türlü de okuyamazdı; çünkü böyle öğrenmiştik.
Hüsnü Öğretmen tekrar konuşmaya başladı:
– Arkadaşlar!
Yine geçen dersimizde kısa da olsa tarihin derinliklerine bir göz atmış; Geçmişimizin etkin belli dönüm noktalarından söz etmiştik. Ayrıca İstiklâl Marşı’nın yazıldığı ortamı ve memleketimizin o vahim günlere gelişini geniş bir çerçeve içerisinde anlatmıştık.
Bugün, İstiklâl Marşı’nın içeriğini inceleyecek ve İstiklâl Marşı’nın Meclis’te kabul edilişinden söz edeceğiz. Bu arada dilimiz döndüğü kadar Âkif’i anlatacağız.
Ben bu konuyu sizin anlatmanızı isterdim. Ama böyle değil tabi.
İstiklâl Marşı Deyince…
Arkadaşlar!
İstiklâl Marşı neyi ifade eder bir düşünelim.
İstiklâl Marşı, Milletimize reva görülen esaret prangalarının kırılması, düşmanların biçtiği ölüm kefeninin yırtılması, adi ve ahmak palyaçoların yedikleri şamarla, arkalarına bakmadan kaçışlarını ifade eder.
Namusumuza uzatılan kirli elin her zaman kırılacağını, yaban adımların koparılacağını anlatır.
Hüsnü Öğretmen sınıfın en gerisinde durdu. Öğrenciler üzerinde yavaş yavaş göz gezdirdi. Asabi ama azimkâr, haşin ve sert mizaçlı ama şefkat nuru ışıldayan bir bakışı vardı.
Onun bu hali bizlere tuhaf geliyordu.
Sanki İstiklâl harbini yeniden yapıyoruz, İstiklâl Marşı’nı da yeniden yazıyoruz gibi konuşuyordu. Öylesine samimi, öylesine içli ve tarifsiz bir coşkuydu bu…
Daha önce söylemiş olsam da, bir gerçeği tekrar ederek dersime başlamak istiyorum.
İstiklâl Marşı veya Çanakkale Destanı veya buna benzer bir milletin tarihinde önemli yeri olan nesir ve nazım parçalarını okurken, eğer yüreğiniz heyecandan sızlamıyor, coşkunuz göğsünüzden taşmıyor ve üstünde gezindiğiniz dizleriniz titremiyorsa, lütfen okumayı orada kesin.
Çünkü böylesi bir nesri yahut nazmı onun ruhuna uygun bir üslupla yorumlayamıyorsanız (çünkü okumak da bir yorumlamaktır), onun içeriğinden bir şey anlamanız zaten mümkün değildir.
Bir Milletin hür olduğunu, Bayrağının semalardaki süzülüşünden anlarız.
Bayrak bir simgedir aslında; hürriyetin, bağımsızlığın ve ona yakışan ifadeyle İstiklâlin simgesi..
İstiklâl ise; bedeli en yüksek bir kavram. Bir mübarek mana. Gerekirse uğrunda canınızı vermeye, kanınızı sebil etmeye, her dem hazır olacaksınız ki, İstiklâl size yâr olabilsin.
İşte İstiklâl Marşı şairinin hem yazdıklarında, hem yaşadıklarında bu ruh halini açıkça görebilirsiniz.
İstiklâl Marşı şairimizin Cephe gerisinde yaptığı faaliyetler başlıbaşına bir araştırma ve inceleme mevzuudur. Kimse o nadide çabayı görmezlikten gelemez. Zaten görmemek de mümkün değildir.
Aslında İstiklâl Marşı şairi, daha geniş bir çerçeve içerisinde ve okumak değil anlamak maksadıyla araştırılmalıdır.
Bizim, İstiklâl Marşı şairi hakkında anlattıklarımız O’nun, engin yüce dağlara benzeyen görüntüsünden küçük bir kesittir.
Âkif’i Anlamak…
Arkadaşlar!
Eserleriyle, yaşadıklarıyla, karakteriyle, mizacıyla, san’at ve estetiğe yaklaşımıyla kolay varılamaz bir yere yükselen Âkif’in, milletimizce çok sevilmesine rağmen yeterince anlaşıldığı kanısında değilim.
İstiklâl Marşı’nı anlayabilmek için İstiklâl Marşı’nın yazarını da iyi tanımak, onun da şahsiyet ve ruh yapısını iyi tahlil etmek gerekir.
Âkif hakkında söylenebilecek üç-beş cümle söz O’nun tanındığı anlamına gelmez. Artık Âkif’i milletçe tanımak, bilmek ve anlamak zamanı gelmiş olmalı diye düşünüyorum.
Âkif ve Türk Edebiyatı üzerine araştırmaları olan bir Edebiyatçımızın değerlendirmesine göz atalım:
Hiç bir büyük adam tanımıyoruz ki ümitsiz olsun. Karalamak ve herşeyi kötü, batık, bitik göstermek ancak kötülerin ve kötü ideolojilerin sömürgeciler hesabına ihanetleridir. M. Âkif, ümitli, iyimserdir. Karanlık ufukların ardından doğacak şafağı düşünür. Düşmanın, Sakarya boylarından Ankara’ya girmeye hazırlandığı günlerde O:
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kimbilir belki yarın belki yarından da yakın,
diyebilmiştir (29).
Vatanın istilaya uğradığı günlerde, Âkif’in çalışmalarına bakan bir insanın, “Onun bir avuç kalbi, damarlarına kan yerine ateş mi basıyordu” diye sorası geliyor.
Çünkü Cephe gerisinde Âkif’in, halkın düşmana karşı uyandırılıp çelikten bir yumruk haline getirilmesi için gece gündüz demeden koşturmasını normal ölçülerle izaha kalkışırsanız zorlanırsınız.
Âkif’in bu çalışmalarını ben, ancak bir ana fedakârlığıyla anlatabiliriz diye düşünüyorum.
Arkadaşlar!
Bir yiğit tasavvur edin ki Cephede savaşmaktadır. Anası da Cephe gerisinde askerlere bir yudum su verebilmek için çırpınıp duruyor.
Tam bu sırada o ananın biricik evladı vurulup yaralanır. Hem de gözü önünde; şimdi o ana ne yapar dersiniz?
Hemen evladına doğru can havliyle koşar. Bu koşu, ölüm kusan silahlara doğru yapılabilecek en büyük yarıştır. Sinmek, pısmak, siper almak aklına gelmez. Biricik evladının yarasını bulabildiği bir bezle sarar; Bulamazsa urbasından yırtar, böylece O’na ilk müdahaleyi yapar. Evladını, düşe kalka taşımaya çalışır. Sonunda gücü yetse de yetmese de al kanlar içindeki evladını kâh kucağında, kâh sırtında daha emin bir yere çeker.
O ana ki, evladı ciğerinden bir parçadır. Gök kubbe sanki başına çökmüştür ama bunu belli etmez. Evladının gözünün içine bakar; evladına isabet eden kurşunun acısını belki bin fazlasıyla anası da hisseder. Onun iyileşmesi için ne lâzımsa yapar. Bu uğurda hiç bir fedakârlıktan çekinmez. Artık uykuyu haram eder gözlerine. Yemez yedirir, giymez giydirir. Bir yandan ağlarken, bir yandan da evladım üzülmesin diye yüzüyle tebessüm eder.
Millî Mücadele dönemi de dahil olmak üzere 1900′lerden 1925′e kadar aktif olarak, 1925′ten sonra ise biricik hasretlisinin ateşiyle yanıp tutuşan, uzaktan gözyaşı döken bir ana.
Âkif’in vatan ve millet sevdasını anlatabilecek kelime ve kavramları bulup sıralamada zorlandığımızı ifade etmek istiyorum. Bütün bunlar, Onun şahsiyetini yükseltme amaçlı övgüvari sözler değildir.
O’nu övmek bir yana, engin şahsiyetini dosdoğru anlatabilelim yeter.
İstiklâl Marşı yazıldığı günlerde vatanın yarısı işgal altında idi. Yarının ne olacağını kimse bilmiyordu.
Karamsarlık, zifiri karanlıklar gibi vatanın dört bir yanını sardığı bir günde, İstiklâl Marşı şairi için vatan bir evlat, kendisi de onun derdiyle hemdert olacak sanki tek sorumlu kişi; yani biricik anası…
Âkif böyle düşünüyor, herkesin bu sorumluluk ruhuyla hareket etmesini istiyordu.
Anadolu’da gidebildiği her yerde, Millî Mücadele’nin önemini, yekvücut olup düşmana karşı durulursa, zaferin mutlaka kazanılacağını, yazılarıyla, şiirleriyle çeşitli hitabeleriyle gözlerinden kan, dudaklarından alev saçılırcasına bıkmadan usanmadan anlatıyordu.
Konumuzu dağıtmamak için elimdeki bir başka kaynaktan Âkif’in o yıllarda yaptığı binlerce konuşmadan sadece bir paragraf okuyacağım:
Milletler topla tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyarelerle yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatini temin kaygusuna düştüğü zaman yıkılır. (30)
Birlik, beraberlik, tefrikadan uzak olmak, düşmandan korkmadan mertçe karşı durma gereği, Âkif’in anlattıklarının ve yaptığı mücadelenin özeti gibidir.
Bu dersimizde, İstiklâl Marşı’nın içeriğini ve İstiklâl Marşı şairini tanıyacağız demiştik; o halde bunları daha iyi anlayabilmek için isterseniz, tarih ilminin projektörünü o döneme biraz daha yakından tutalım.
İstiklâl Marşı Niçin Yazıldı?
Trablusgarp, Balkan, Çanakkale, Yemen ve Millî Mücadele… Bire dörtle, bire on arasında ve amansız bir döğüş…Dünyanın en güçlü devletleri üstümüze çullanmış…Anadolu insanı masum bir ceylan… Mehmetcik ise sanki can pazarında; cepheler ölüme koşu beldesi olmuş. Her Mehmet göğsünü serhat, yüreğini kalkan yapmış. Ama nereye kadar? Tarihin kanlı seyrine can borcumuzu, kan borcumuzu ödemişiz.
İnsanın da bir tahammül gücü var. Zor’u başarır, olağanüstüyü yaparsınız belki ama sürekli değil. İşte söylemesi dilimize zor gelse de vakıa artık bir yılgınlık başlamıştır. Bu yılgınlığın, tıpkı közün üstünden külün üflenip savrulduğu gibi atılması gerekmektedir.Yeniden bir kendimize geliş şarttır. İnsanları heyecanlandıracak, gönülleri coşturacak; gözlerde damla damla yaşlar sıralayacak bir manevi atmosferin oluşturulması zaruridir. Körükle basılan havanın demiri erittiği gibi, insanımızı “vatan, millet, bayrak, sancak istiklâl sevdası” gibi kutlu bir amaçta birleştirip, yüce bir potanın içerisinde tek yürek, tek beden olmuşçasına dirilten millî bir inkılâba ihtiyaç vardır.
O zaman insanlar cephelerde yeniden ayyuka kalkar; herkes erkek kadın kız-kızan evlerinden düşmanla kavga için tekrar koşarlar.
Bunu da ancak şiirin enfüsî, kelimelerin hikmet yüklü sıralanışıyla yapabilirdiniz.
İşte İstiklâl Marşı bu amaçla yazdırılmak istenmiş ve yarışma açılmıştır.
Yarışma Açılıyor
İşte o günlerde, “Genel Kurmay Başkanlığının* isteği üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı** 7 Kasım 1920′de gazetelere verdiği bir ilanla “İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500′er lira mükafat konulduğunu bildirdi” (31).
Yarışmaya katılan şiirler memleketin dört bir yanından gelmeye başlamış, beşyüzü aşmıştı.
H. Basri ÇANTAY şöyle devam ediyor:
Bu marşın M. Âkif tarafından yazılmasını kendisine söylediğim zaman O:
– Ben ne yarışmaya girerim, ne de ödül alırım,cevabını vermişti.
Ricalarımı tekrar ettikçe:
– Bırak yazsınlar. Bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım. Ayıp değil mi ? diyordu.
Bir gün Meclis’te H.Suphi Tanrıöver (Maarif Bakanı), beni gördü. Dedi ki:
– Şimdiye kadar yarışmaya 500′ den fazla şiir geldi. Gelen şiirlerin hiç birisini beğenmedim; İstiklâl Marşı’nı yazması için, Üstad’ı ikna edemez misin? diye sordu.
– Âkif Bey müsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor. Eğer buna bir çare ve şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım. Düşündü:
– Dur, dedi; ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildireyim. Fakat bunu kendisine siz veriniz
Bundan sonraki gelişmeler ise şöyle oldu:
Meclis’te Âkif’le yanyana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası çıkarıp ciddi ve düşünceli bir tavırla sıranın üstüne kapandım.
– Neye düşünüyorsun Basri?
– Mani olma işim var!
– Peki, bir şey mi yazacaksın?
– Evet.
– Ben mani olacaksam kalkayım.
– Hayır! Hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıçrar.
– Anlamadım.
– Şiir yazacağım da…
– Ne şiiri?
– Ne şiiri olacak, İstiklâl şiiri. Artık onu yazmak bize düştü!
– Gelen şiirler ne olmuş?
– Beğenilmemiş.
– (Üzüntüyle) Ya!?
– Üstad bu marşı biz yazacağız.
– Yazalım ama şartları berbat!
– Hayır şartları filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.
– Olmaz, kaldırılamaz, ilan edildi.
– Canım Vekâlet buna bir şekil bulacak. Sizin Marşı’nız yine Meclis’te kabul edilecek. Güneş varken yıldızı kim arar?
– Peki bir de ikramiye vardı.
– Tabi alacaksınız!
– Vallahi almam!
– Yahu latife ediyorum. Onu da bir hayır kurumuna veririz. Siz bunları düşünmeyin.
– Vekalet kabul edecek mi ya?
– Ben H. Suphi Beyle görüştüm. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim!
– Söz mü verdiniz, söz mü verdiniz?
– Evet!
– Peki ne yapacağız?
– Yazacağız!
(Buradaki yazacağız sözünden muradın, Âkif’e ithafen “Yazmalısın!” manasında söylendiği gayet açık değil mi arkadaşlar)
Tekrar tekrar “söz verdin mi?” diye sorduktan ve benden aynı kati cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı. Kalemini eline aldı. Benim daldığım yapma hayale şimdi o gerçekten dalmıştı.
Aradan bir iki gün geçti. Sabahleyin erken Üstad bizim evde. Marşı yazmış, bitirmiş (32).
Bir Soru
Acaba M. Âkif, İstiklâl Marşı’nı H. Basri Hoca’nın belirttiği gibi gerçekten bir iki günlük uğraşı sonunda mı yazmıştır? Yoksa daha önce, M. Âkif İstiklâl Marşı’nı yazıp hazırlamış mıydı?
Bu soruya Edebiyat tarihçileri elbette cevap aramalıdır. Ancak bütün bir hayatı İstiklâl Marşı’nı maksat ve mana olarak yaşamış bir insanın duygularını hangi tarihte nazma döktüğü hiçte önemli değildir.
Hüsnü Bey kucağında getirdiği kitapların birini bırakıp öbürünü alıyor; Bazan kendisi anlatıyor. Konunun püf noktasına gelince de hemen masanın üzerindeki daha önce çalışmış olduğu kitaptan bizlere okuyor.
Bu arada arka sıralardan arkadaşımız Yadigar parmak kaldırıp soruyor:
Bir Başka Soru
– Hocam! M. Âkif’in yarışmaya katılmama sebebini ben anlamakta zorluk çekiyorum.
Hüsnü Hoca:
– Niçin?
Yadigar:
– Şunun için; eğer M.Âkif’in endişesi ödül ise, yarışmayı kazandıktan sonra ödülü isterse almayabilirdi; yahut biraz önce sizin okuduğunuz kaynakta H.Basri Bey’in de belirttiği gibi bir fakire verebilirdi.
Hüsnü Hoca:
– Çok güzel bir soru sordun. Teşekkür ederim. Bu sorunun cevabını kendi yorumlarımla değil de yine kaynaklara müracaat ederek vermek istiyorum.
Konunun daha bir netlik kazanması için önce sorumuzu ortaya koyalım:
Mehmet Âkif, o sırada Burdur Mebusu olarak Millet Meclisi’nde bulunmasına rağmen, bu müsabakaya acaba neden katılmamıştı?
Bunun iki sebebi vardı zannederim. Gerçi her iki sebep de müsabaka ile ilgilidir. Birincisi, şiirin karşılığında verileceği bildirilen mükâfaat idi. Âkif böyle millî bir vazife için para alınmasını doğru bulmuyor, hele kendisine hiç yakıştıramıyordu. Üstelik ne kadar halisane duygularla katılırsa katılsın, yarışmaya para için katılmış şüphesini daima üzerinde hissedecekti. Ona çok ağır gelen böyle bir baskının altında, tavizsiz ve mert gönlünün duygularını gereği gibi kağıda dökebilmesi mümkün değildi.
İkincisi ise, Mehmet Âkif, artık umuma ilan edilen ve her önüne gelenin iştirak edeceği, biraz çocukça gibi görünen bir yarışmaya çağrılacak adam değildi. Âkif, o zamana kadar, Safahat’ın 7600 mısra tutan ilk beş kitabını yayınlamış ve bu şiirleriyle büyük bir millî şair olduğunu ispatlamış durumda bulunuyordu. Kendisinin bu yüksek mevkii, edebiyat üstadı Recaizade Mahmut Ekrem tarafından, daha Balkan Harbi sırasında açıklanmış ve Üstad Ekrem, Âkif’e Memleketin bir Millî destana ihtiyacı vardır. Onu ancak siz yazabilirsiniz Âkif Bey diyerek, kendisini tanıyanlar için çok mühim bir istekte bulunmuştu. Şimdi bu seviyede olan bir büyük şairin, adeta çoluk çocuk denilebilecek yüzlerce heveskarla birlikte yarışa çağrılması, elbette uygun birşey değildi (33).
Sözün burasında az bilinen bir konuya değinmek istiyorum.
Maarif Vekâleti müsabaka için bir heyet seçmişti. Doktor Şair Hüseyin Suat, Bursa Mebusu Şair Muhittin Baha, onlar bu heyette bulunacaklardı. Ancak onlar da birer istiklâl marşı yazıp vermişlerdi. Sonradan Âkif’in marş yazacağını duyunca ikisi de şiirlerini geri aldılar ve heyete girdiler (34).
Âkif’in İstiklâl Marşı şiiri ilk defa 17 Şubat 1337(1921) tarihinde, Ankarada Sebilü’r-Reşad dergisi’nde yayınlandı. Bu ilk yayınında beşinci kıtasındaki “uğratma” kelimesi “bastırma” şeklinde iken, sonradan M. Âkif Bey tarafından “uğratma” şeklinde değiştirilmiştir.
Bunun dışında İstiklâl Marşı’mızın ilk metni ile sonrakiler arasında hiç bir fark yoktur.
Nihayet Marş Büyük Millet Meclisi’nde. M. Âkif de sırasında.
H. Suphi Bey, kürsüde İstiklâl Marşı’nı okudu.
Meclis alkış tufanları arasında çalkalanıyordu. O gün, görüşmelerle geçti. Marşın esas kabulü 12 Mart 1337 (1921) tarihinin ikinci celsesinde oldu. *
Ne kadar ibretli bir durum ki İstiklâl Marşı şairi tevazuundan kendi Marşı’nı kürsüden okumuyor. Bu görevi H. Suphi Bey yerine getiriyor (35).
Yine ne kadar ibretli bir durumdur ki, M. Âkif’in şiiri, Millî Marş olarak kabul edilirken şairi, sıkılarak salondan dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı. Konulan ödülü de almamış, çek’ini yoksul kadınlara ve çocuklara örgü işleri öğretmek üzere açılan “Daru’l-Mesai” adındaki iş yurduna bağışlamıştı (36).
Sözün burasında şu hakikati belirtelim; O günlerde bir memur maaşı 7.5 liradır ve 10 lira zenginlik ölçüsü sayılmaktadır.
Bir başka ibretli hâle bakın ki, Âkif ödül olarak verilen 500 lira gibi o gün için büyük bir değer taşıyan parayı almadığı günlerde, paltosu olmadığı için sokağa ya ödünç bir palto ile veyahutta ceketle çıkmak durumunda kalıyordu.
Bu kadar mı? Hayır?
Arkadaşlar! İlk Meclisin o vefakâr üyeleri, İstiklâl Marşı, TBMM’de kabul gördüğünde O’na saygılarından dolayı ayakta duruyor ve bir daha, bir daha, bir daha, üst üste tam dört defa okunmasını istiyor, sürekli alkış ve gözyaşları içinde dinliyorlardı.
M. Kemal Paşa, Marş okunurken sıraların önünde onu (diğer Milletvekilleri gibi) ayakta dinliyor ve durmadan alkışlıyordu.
Arkadaşlar! Âkif ne demişti: Allah bir daha bu Millet’e İstiklâl Marşı yazdırmasın. Aslında bu sözün içerisinde pek derin manalar yatmaktadır.
Çünkü Âkif, İstiklâl Marşı’ndan kısa bir süre sonra yazdığı (Bülbül Şiiriyle) Bülbülüne söylediği kara günlerin matemini kendisi zaten yaşıyordu.
Konuya bir başka gerçeği ilave etmek istiyorum. Yarışmaya katılan toplam 724 şiirin arasında elbette güzel şiirler de vardı (Âkif’in şiiriyle birlikte 725) (37).
Ancak bu yarışmayı kazanan şiir bir Milletin İstiklâlini anlatacak, onu temsil edecek kadar güzel olmalıydı. Şairinin de geçmişinde ve geleceğinde böylesi bir nişanı taşımaya mâni hiç bir kötü hali görülmemeliydi.
Meclis’in takdir ettiği gibi bu şiir, Âkif’in Kahraman Ordumuza ithaf ettiği şiir olabilirdi. Şairi de Âkif gibi söyledikleriyle yaşadıkları arasında hiç bir çelişki görülmeyen, şerefiyle yaşayıp öylece ölebilen bir kahraman…*
Yukarıda kısmen değindiğimiz gibi Âkif, ödül karşılığında ısmarlama bir İstiklâl Marşı yazmadığı gibi, ilk önce yarışmaya katılmayışı da, İstiklâl Marşı’nı para karşılığında yazmayı kendi karakterine yakıştıramadığındandır.
Daha sonra yapılan rica ve minnetler üzerine (O günün Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in mektubu ve özellikle H. Basri Çantay’ın ısrarı üzerine) yazmaya karar vermiş, geceli gündüzlü ve çok hassas bir çalışmayla İstiklâl Marşı’nı tamamlayıp bitirmiştir.
Âkif, İstiklâl Marşı konusunda çok hassastı. Birkaç gazeteci, ölümünden kısa bir süre önce ziyaretine gittiler. Söz İstiklâl Marşı’ndan açıldı.
İstiklâl Marşı denince Üstadın gözleri büyümüş ve parlamıştı. Hastabakıcının yardımıyla doğruldu, anlatmaya başladı:
İstiklâl Marşı… O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi! O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir facia karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o Marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur (38).
Bu anlattıklarımıza son olarak şunu ilave etmek istiyorum.
Arkadaşlar!
İstiklâl Marşımıza, kendi Millî Marşımız olması hasebiyle göstereceğimiz saygıyı bir tarafa koysak bile, bir insan olarak her birimiz, Âkif’in bu konuda gösterdiği hassasiyet ve özveriye en azından saygı duymalıyız.*
Bir kere İstiklâl Marşı dediğimiz şeyi, herhangi bir şiirle aynı kefeye koyamayız. Gönlünüzün çektiği zaman çok çeşitli, çok güzel şiirleri yazmanız mümkün; Ama, İstiklâl Marşı öyle değil; Hakkımızda verilen idam fermanını, herşeyi göze alarak yırtmanın, bağımsızlığımızı tüm dünyaya ilan ve kabul ettirmenin sembolüdür İstiklâl Marşı…
Bütün bunlar sabır ister, gözyaşı, fedakârlık, özveri, cesaret ve kahramanlık ister. Ölümden kaçılarak zaferin kazanıldığı görülmüş şey değildir. Korkaklık, tarihimizde pek rastlamadığımız, millet olarak lanetlediğimiz beşeri bir zaaftır.
Burada tarihten verilecek nice nice misâller aklımıza geliyor.
Şunu demek istiyorum. İnanç ve sabır üç ayaklı bir sac ayağından ikisini teşkil eder. Üçüncüsü ise herhalde başarı için gerekli hazırlığın yapılmış olmasıdır.
Rahmetli Âkif’in haykırışlarında; satır satır, hece hece, iman, sabır ve çalışkanlığı telkin edici öğütler bulursunuz.
Arkadaşlar!
Türk İstiklâl Marşı, yazılışındaki edebi sanat ve estetik ifadeler yönüyle yeryüzündeki İstiklâl Marşı şiirlerinin en güzeli en değerlisidir.
İstiklâl Marşı’mızın mısralarındaki kelimeler öylesine hassas, güzel ve anlamlı bir şekilde dizilmiştir ki hayran olmamak mümkün değil!
Bir araştırmacımız bakınız bu konuda neler yazmış:
İstiklâl Marşı’mız, bizim âdeta tarihimizdir. Geleceğimizin bir aynası ve bütün milletimizin iman ve ahlakta son gayesi olan temel esasların bir özüdür.
Büyük Âkif, milletinin ruhunu okumuş ve onu sanki taşa kazırcasına yazarak, bir anıt gibi gözler önüne dikmiştir (39).
İstiklâl Marşı 41 mısradır. Aruz vezninin Fe’ilâtün/ fe’ilâtün/ fe’ilâtün/ fe’ilün, kalıbıyla yazılmıştır.
Hüsnü Öğretmen sözün burasında durdu. Gözlerini duvarda asılı Bayrağa çevirdi. Çok uzaklarda, bulutların üstünde dalgalanan bir sancağı seyredercesine bir süre baktıktan sonra, emin ve kararlı bir sesle okumaya başladı:
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Hüsnü Öğretmenin okuyuşundaki hal, bizim alışık olmadığımız bir tarzdı. Daha, İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasında, alnını burcu burcu ter kaplamıştı. Okurken, alnının iki yanındaki damarlar şişiyor; ellerini avını yakalamak için atılan bir Kaplanın pençesi gibi gerdiriyor, gözlerini kısıyor, mısranın her hecesinde, her vurgusunda bütün vücut azaları bir çınarı silkelercesine titriyordu.
İstiklâl Marşı’nı okurken vurgularla sallanan başındaki kabarık saçları, koşmakta olan çevik bir arslanın dalgalanan yelesini andırıyordu.
İlk kıtayı okuduktan sonra durdu ve ilk mısrayı yorumlamaya başladı.
Dersimizi anlatırken ne demiştik? Zafer şartlarının üç temel ögesinden biri inanmaktır. Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak mısraındaki hitap, o günkü şartlarda perişan ve endişe dolu insanımıza yöneliktir. Bu mısra sayfalara sığmaz bir enginlik ve mertlik doludur; cesaret doludur, inanç doludur.
Evet arkadaşlar!
Memleket öylesine içler acısı bir haldedir ki, bana göre bunu ancak “Korkma”, “Sönmez” ve “Şafak” kelimeleriyle vurgulayabilirdiniz.
Bilindiği üzere 1911′den itibaren Trablusgarp, Yemen, Balkan, Rus ve I.Dünya Harbiyle tam 9 Cephede ve 12.000 km karelik bir alanda savaşıyoruz. Arkasından Millî Mücadele başlıyor; dur durak bilmeden savaş… savaş…savaş…
Geçen dersimizde de kısmen değindiğimiz gibi açlık ve sefaletin kulaç atıp gelişerek korkunç bir hal aldığı, âdeta hükümran olduğu günler sökün ediyor. Evler damlar harap olmuş. Nice onbinler, yüzbinler cephelere gitmiş gelmemiş. Nice onbinler sakat olmuş, ilaç yok, destek yok. Geride yetim yavrular, dul gelinler, evlat hasretiyle yanıp tutuşan anneler ve cepheden dönen ne kendisine ne başkasına faydası dokunamayan sakat kalmış gaziler… Bu görüntünün şiire yansıması gerekiyor. İstiklâl Marşı’mızın dizeleri tarih ve hakikatin birleştiği, millî hislerin şaha kalktığı, san’at ve estetiğin filiz verdiği bir bütündür.
Bir Yanlış!
Şair, İstiklâl Marşı’mızın ilk mısraında “korkma” kelimesinden sonra virgül koymuştur. Oysa bugün hâlâ bazı kitaplarımızda bu kelimeden sonra ünlem işareti konmaktadır. Bu yanlıştır. Korkma kelimesinden sonra ünlem koyarsanız, şiirdeki anlamın tam aksine bir ifade vurgulamış olursunuz.
Bir şiir, muhteva olarak cesaretsizlik korku ve acizlik yansıtıyorsa, bir Milletin İstiklâl Marşı olamaz.
Gurup Vaktine Yansıyan Bir Görüntü…
Evet, işte bu dizelerde son 10 yıldır şehidler beldesine çevrilen Anadolu’nun hali pür melali anlatılır. Yıkık bacaların, virane evlerin, baykuş seslerinin yansıması vardır bu dizelerde…
Peki nereye yansıyacaktır bu görüntü? Akşamın gurup vaktinden başka nereye sığabilir ki? Böylece (filmin beyaz perdeye yansıması gibi) güneşi batmış bir akşamın al aydınlığında çilemizi, kederimizi, gözyaşımızı ve kendimizi seyrederiz.
İstiklâl Marşı’mızın ilk mısraındaki şafak, akşam kızıllığını, aynı marşın son kıtasındaki “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilal” mısraındaki şafak ise, bu sefer sabah pembeliği ve gittikçe ağaran şafak manasındadır.Yıllardır sürüp gitmekte olan harpler yüzünden, kolu kopmuş, gözü çıkmış, bacağı kesilmiş onbinlerce kahraman gaziyi; göğsü kesilmiş, karnı deşilmiş bacıların göğü çınlatan feryadını, yetim yavruların sessiz hıçkırıklarını, ninelerin kuruyan gözlerinden süğüm süğüm kan akışını, akşam şafağında ayan beyan karşımızda buluruz.”Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak” mısraındaki ifadede vatanın ve milletin içinde bulunduğu hâle işaret edilirken bir yandan da birinci mısradaki Sancak ve ikinci mısrada ocak kelimesinin kutsallığına işaret edilir. Ancak, bu ifade öylesine bir inanmışlık, öylesine bir kararlılık yüklüdür ki, bu mısrayı okuyan kişinin aklına korku değil cesaret gelir. Hatta buradaki korkma ifadesi, biraz sonra verilecek bir müjdenin sürpriz bir söylenişi gibidir. Zaten şairin de amacı budur.
Şair öyle mert bir insan, öyle korkusuz bir yürek ve ümitvar bir gönül olmalıdır ki, birinci mısradaki ifade ve çizilen tablodan sonra mısranın devamındaki ifadeyi kullanabilsin:
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
Arkadaşlar!
Buradaki ocak kavramı, aile anlamına gelir. Ocak sönmesinden kastedilen, insanların ölmesidir. Anadolu’da falancanın ocağı söndü dediğinizde en hafif tabirle o şahsın yuvası yıkıldı, saadeti bozuldu anlamı çıkar. Cephelerde kalıp gelemeyen, yahut gelse bile sakat ve çalışamaz halde dönen, kimi kimsesi olmayan, kendisine ve başkasına faydası olamayacak insanlar için de aynı tabir kullanılır. Meselâ bir depremde tümüyle ölen bir aile için bu tabir kullanılır: Falancanın ocağı söndü; yahut şu ailenin artık bacası tütmeyecek, denir.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Buradaki “yıldızın parlaması”yla kasdedilen şeyin kuvvet ve kudret anlamına geldiği açık. Bayrağımızdaki parlayan yıldız, Türk Milleti’nin kaderiyle, varlığıyla eş anlamda tutulmuştur.
Kısaca Milletimiz varsa, Bayrağımız göklerde dalgalanacak; aynı şekilde bayrağımız dalgalandıkça Milletimiz yeryüzünde korkusuz, hür ve müstakil yaşayacaktır.
İstiklâl Marşı öylesine derin manalar ve edebi sanat yüklüdür ki onu ne kadar incelerseniz karşınıza o kadar güzellikler çıkacaktır.
Düz nesre çevirdiğimiz ilk iki mısrada, dikkat edecek olursak bir ifade şekli daha karşımıza çıkıyor; başka lisanlarda da gördüğümüz ve bizim edebiyatımızda da kullanılan “şartlı ifade” tarzı. Bundan maksat söylemek istediğimiz şeye kuvvet kazandırmaktır. Görüldüğü gibi buradaki şart; yurdumuzdaki bütün millet evlatlarının ölmesidir. Ancak o zaman al sancağım sönebilir. Bu da mümkün olmayacağına göre, Alsancağımızı göklerden hiç kimse indiremeyecektir.
N. Sami Banarlı Hoca’nın, bu mısra üzerinde yaptığı yorum çalışması çok enteresandır. O’na göre bu mısradaki Şafak kelimesi özellikle seçilmiştir. Gün doğmadan beliren kızıl aydınlığın aksine, akşam gurup vaktinin al aydınlığına işaret vardır… Kısaca buradaki şafak sabahı değil akşamı; gün doğuşunu değil, batışını simgeler.
Bunun içindir ki güneş doğarken endişeye kapılmayan gönüller, o ıstırap yıllarında güneş batarken bu endişeyi bütün şiddetiyle duymuşlardır. Demek ki mesele, herşeyden önce kelimenin manasındadır.
Bize, burada kelimenin akşam ve gurup manasını düşündüren diğer anahtar kelime sönmek sözüdür. Çünkü ancak akşam şafağıdır ki gittikçe söner, sabah şafağı ise, gittikçe sönmek şöyle dursun, gittikçe aydınlanır.
Hatta buradaki yüzmek fiili bile anlamlı bir şekilde kullanılarak, akşam ufkundaki al rengin bolluğuna işaret edilmiş, zengin bir gurup tablosu çizilmiştir.
Gurup vaktinin kızıllığı karanlığa doğru gider; Büyük bir dil alimi olan Âkif, bu kelimeyi özellikle kullanmış, şafak kelimesi ile memleketin hâlini vurgulamıştır.
Böylece şair, İstiklâl Harbi’nin başlangıcında al rengin gurubu ihtimaliyle mustarip gönüllere cesaret verir, ikinci kullanışta ise onun bir sabah şafağı gibi parlayışındaki neşeyi bir müjde gibi söyler (40).
1. Kıt’anın Manası:
Yukarıda söylediklerimizi toparlayacak olursak, herhalde şöyle dememiz gerekir:
Ey Milletim ye’se düşme; Allah’tan ümidini kesme; Endişelenme. Batı ufkunun gurup haline bakarak hüzünlenme. Akşam ufkunun şafak kızıllığı sönebilir; bir alev, bir ateş gibi parlayan alsancağım milletimin son ferdi kalana kadar emin ve korkusuzca dalgalanacaktır; asla sönmeyecektir.
Âkif, 3. ve 4. mısralarda, Türk Milletinin istiklâline sarsılmaz imanını korkunç gök gürültüleri gibi haykırıyor. Bayrağın semalarda dalgalanışını Türk milletinin varlığı, kaderi ve talihiyle aynı görüyor. Bir imanı, bir hükmü haykırıyor: Milletimiz var oldukça, Bayrağımız göklerde nazlı nazlı dalgalanmaya devam edecektir.
2- İKİNCİ KIT’A
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül…Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
2. Kıt’anın Manası
M.Âkif, İstiklâl Marşı’nın tamamında inanmış adam, vefalı insan görüntüsünden asla taviz vermemiştir. Bu inanmışlık ve samimiyet içerisinde bir canlıya seslenir gibi Bayrağa seslenir.
Ey benim güzel Bayrağım, ey benim hilal kaşlım! Öyle dargın gibi kaşlarını çatma. Senin kaşlarını çatman, bu Milleti derinden yaralar, üzer. Hem niçin bize kızmış gibi bakıyorsun?
Senin Millete güleryüz göstermen hayat verir, canlılık, dirilik verir. Bu Millet buna layıktır.
Benim kahraman milletim hürriyet uğruna oluk oluk kan döktü. Gerekirse bundan sonra da döker. Hem benim Milletim Bayrağına renk olarak sadece al kanının rengini uygun görmüştür. Milletimin uğruna baş koyduğu, can verdiği, İstiklâl simgesi olan Bayrak Milletime gülmezse, Millet de kanını helal etmeyecektir. Bu fedakarlığa karşılık senden sadece güleryüz bekliyoruz.
İstiklâl ve bağımsızlık, Allah’tan başka mabut tanımayan Milletimin Hakkıdır. Bundan asla şüphe edilemez.
***
Şubat 1921. Taceddin Dergahı’nda merdivenden çıkınca hemen sol taraftaki küçük odada, rafta idare (küçük gaz lambası) yanmakta; yer yatağında yatmakta olan Mehmet Âkif uyanmış, kağıt arıyor. Yok. Eline geçirdiği kurşun kalemle yer yatağının sağındaki duvara dönmüş; pınar gibi ilham fışkıran imanlı bağrından çıkan, Türk’ün tarihini ve ebedi geleceğini bir mısrada anlatan kıt’ayı yazıyor. Sabah namazı ezanına kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya meb’usu) M. Âkif’i elindeki çakısı ile duvardaki (kağıda aldığı) kıt’ayı kazırken görüyor (41).
3- ÜÇÜNCÜ KIT’A
Şairin, Bayrağımıza yönelip, kurban olayım diye başlayan ikinci dörtlüğünden sonra, 3. kıt’ada bir meydan okuma görülüyor.
Bu kıt’ada benzeyen de benzetilen de yapmacık değil, sade, samimi tabii ve doğaldır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
3. Kıt’anın Manası:
Bu Millet tarihin her döneminde hür yaşamış, bundan sonra da hür yaşayacaktır. Bu Milleti esarete teşebbüs, çılgınlığın ta kendisidir. Böyle bir şeye tevessül edenin ahvaline şaşarım! Çünkü o bu hareketinden dolayı başına gelecekleri düşünemeyecek kadar çıldırmış biri yahut birileri olmalıdır.
Kükremiş azgın suların hiç bir sed tanımadan önündeki engelleri çiğneyip aştığı gibi, ben de değil mahkum olmak; gerekirse dağları yırtar enginlere sığmam taşarım.
Bir başka açıdan…
Ben ezelden beridir hür yaşadım diyerek bir mısranın yarısına, san’at kudreti ile ikibin beşyüz senelik Türk tarihini sığdırıyor. “Hür yaşarım” diyerek Türk’ün hür yaşamak karakterini, azmini ve sonsuza kadar ebediyyen hür yaşayacağını; geleceğini haykırıyor. Böyle bir milleti esir etmeyi hayal edenlere şaşılır.
3. Mısrada Türk’ün kuvveti, kudreti ve haşmeti vardır. Hürriyetine mani olan, sed çeken her şeyi ezecek bir sel gibidir. Zaten Orta Asya’dan Altay Dağları’ndan Tuna Boyları’na akan bir sel gibidir.
4. Mısrada, tarihte dağ yırtmış olmanın kudretini, gururunu yani: Ergenekon Türklerini, Ergenekon Destanını hatırlatır. Ezcümle, tarihin ilk devirlerinden beri hür yaşayan Türk, ebediyen de hür yaşayacaktır. Buna mani olmak isteyenleri dağları yırtan kuvveti ile sel gibi ezer, aşar (42).
***
4- DÖRDÜNCÜ KIT’A
Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar;
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
4. Kıt’anın Manası:
Batı çelik zırhlı bir duvar misâli bütün âfâkı doldurmuş üstümüze geliyor.
Püfff! Bunda telaş edecek ne var ki? Çünkü bu vahşi saldırılara karşı benim öylesine güçlü ve emin bir sığınağım var ki bunu, Batı âleminin hafsalası dahi almaz. Bu sığınak, bu serhad iman dolu göğsümdür.
Medeniyyet denilen sahte, yalancı, vahşi, saldırgan ama gerçekte güçsüz canavar, ulusun dursun. Sonu yaklaşmış olan bu canavar, Milletimin göğsündeki imanı boğmaya yetmeyeceği gibi, onun gebermesi Milletimin eliyle olacaktır.
Bir San’at İnceliği
Çoğu insanımız eski yazıyı bilmez… Eski yazıda (Osmanlıca yazıda) iki türlü “n” harfi vardır. Biri “nun” harfi ile yazılır, diğeri “kef (nazal n)” ile yazılır. Şair gerektiğinde “nun” kullanmış, gerektiğinde “kef (nazal n)” kullanmış. Bu kıt’anın üçüncü mısrasında geçen “ulusun” kelimesinin sonuna “nun” koymuş; emir verildiği zaman “nun” kullanılır.
Sen görevlisin, sen hastasın gibi kelimelerde “kef” yani nazal n kullanılır. Burada ise (ulusun kelimesinde) “nun” kullanmıştır. Yani burada tevriye san’atı yoktur. Buradaki kelimenin sonuna “nun” koymak suretiyle: bırak o “ulumak fiilini işlesin” denmek istenmiştir.
Bir Başka Açıdan
Ulusun: Kelimenin kökü: hayvanlar için kullanılan -ulumak-fiilidir. İstilacı, sömürgeci, saldırgan, sahte “medeniyet” yaptığı vahşiliklerden canavara: Silahları ile çıkardığı seslerde hayvan ulumasına benzetilmiş. Zaten ulumak, boğmak ve canavar kelimeleri arasında uygunluk var.
Okunuşu: “Ulusun” sözünü okurken, ayaklarımızın altında, ölmek üzere uluyan bir köpeğe hitab ediyormuş gibi küçük gören, aşağılayıcı, hakaretli bir sesle okunmalıdır.
“Medeniyet”: Rahmetli M. Âkif, şiirlerinde manasını, esas anlamından düşük gördüğü kelimeyi “tırnak” işareti içinde kullanmıştır. Burada, yukarıda arzettiğim sahte medeniyeti kasdettiği için böyle yazılmıştır. M. Âkif asla medeniyyete düşman değildi. Bilakis, geriliğin düşmanı idi.
İlim ve çalışma tavsiye ediyordu. Körü körüne Avrupa hayranı olmayın, batının sadece ilmini tez elden alın diyordu (43).
****
5- BEŞİNCİ KIT’A
Ve bir sesleniş:
Arkadaş! yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
5. Kıt’anın Manası:
Arkadaş!
Şehidler beldesi Yurduma, hain düşmanın girmesine fırsat verme. Sen düşmanı kovmak için gerekirse şehid olmayı göze alır, canını siper edersen, Allah vaadettiği zaferini sana verecek, Seni düşmanlarına galip getirecektir.
Hem bu zafer günleri öylesine yakın ki… Kimbilir? Belki yarın, belki de ondan daha yakın bir zamanda o zaferi göreceksin.
****
6- ALTINCI KIT’A
Şair, bu kıt’ada vatan denen toprağın kutsallığını hatırlatır ve şöyle seslenir:
Bastığın yerleri, “toprak!” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
6. Kıt’anın manası:
Bastığın yerleri toprak sanarak yürüyüp gitme. Bu toprağın altında bin yıldır bu beldeleri vatan yapmak ve vatanını savunmak için çarpışmış bu uğurda şehid olmuş sayısız insan yatıyor.
Onların kimi senin baban, deden. Soy kütüğünden geriye doğru gidersen hiç şüphen olmasın, bu topraklar altında hem de çok yakınlarının şehid olarak yattığını göreceksin.
Bu toprakları ataların gibi koruyamazsan yazık olur. Hem onları da üzmüş olursun.
Bütün dünyaları alsan dahi bu Cennet vatanı, veremezsin; vermemelisin.
Bir Başka Açıdan…
Şehid: Dini, vatanı, milleti ve namusu için savaşarak veya vazife başında canını veren (ölen) müslüman. Askerlikte en yüksek mertebe şehidliktir.
Dünyada Türk Milleti kadar vatanı için şehid veren başka bir Millet yoktur. Vatanımızın her karış toprağı şehidlik olduğu gibi, Vatanımızın dışında da 42 yerde Türk Şehidliği vardır.
M.Âkif, -Çanakkale Şehidlerine- şiirinde Şehid’e manevi türbe kurmuştur. Tarihe sığdıramamış, bu taşındır diyerek kâbeyi başına dikmiş, mor bulutları türbesine tavan diye çatmış, Yedi Kandilli Süreyya’yı uzatmış; tüllenen mağribi akşamları yarasına sarmış ve:
– Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.
Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber
Sana ağucunu açmış duruyor Peygamber, diyerek Şehid’in büyüklüğünü anlatmıştır (44).
****
7- YEDİNCİ KIT’A
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
7. Kıt’anın Manası:
Bu Cennet Vatanın uğrunda nice canlar şehid oldu. Toprağın altı öylesine şehid doludur ki, eğer mümkün olsa da toprağı sıksan her taraftan şehidler fışkıracak.
Yarabbi! Canımı, sevdiklerimi, bütün varımı al; Fakat benim vatanımı elimden alma. Beni vatanımdan ayrı koyma.
Bir Güzel Tesbit:
Hiç birşeyim olmasa da vatanımın toprağında yatmak bana yeter. (Bu mısralar Oğuz Han’ı hatırlatır. Oğuz Han, düşmanlarının isteğine göre atını, silahını, en yakınlarını verir. Ama iş çorak bir toprak, vatan parçasına gelince vermez. Türklerle, Çinliler harp eder ve Türkler Çin ülkesini baştan başa zaptederler) (45).
****
8- SEKİZİNCİ KIT’A
Bir hatırlatma! Bu kıt’a okunurken bağrılmaz. Öyle ya; bize şah damarımızdan daha yakın Allah’a dua edilirken nasıl bağrılır? Burada bir yalvarma, bir istek var. Bu da yumuşak, titrek, hafif bir sesle, yalvarırcasına, gözyaşları içerisinde, O yüce Yaratıcı ile fısıldaşıyormuş gibi:
Rûhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
8. Kıt’anın Manası:
Yarabbi! Bizler vatanımız için ölüyoruz; Senden son dileğimiz vatanıma düşman girmesin. Mabedime pis elini değip, pis ayağıyla basmasın. Şehadetleri dinimin temeli olan bu ezanlar, benim vatanımın üstünde senin adını yükseltsin.
(Dinin temeli olan kelime-i şehadet ezan içerisinde geçmektedir.)
Bir Başka Açıdan…
Bitişikteki Taceddin Camii’nde ve diğer camilerde hazin hazin sabah ezanı okunmaktadır. Bu ezanlar susacak mıdır?
M.Âkif, Yüce Allah’a ellerini açarak milletinin ağzından, bütün vücudu titreyerek niyazda bulunuyor.
Bütün Milletin, Mehmetçiğin tek arzusu kendileri şehid de olsalar; yeter ki vatana düşman girmesin, ma’bedlerimizin göğsüne onların kirli elleri ve ayakları değmesin. Türk Müslümandır. Dünyaya gelen Türk’ün ilk kulağına giren ses, Ezan sesidir. Ezandan sonra kulağına adı söylenir. Türklüğün ve Müslümanlığın damgasını taşıyan güzel Camilerimizdeki zarif minarelerden günde beş defa yükselen ezan sesleri Cenab-ı Allah’a ulaşır (46).
****
9- DOKUZUNCU KIT’A
O An…
Dualar sanki kabul olmuştur. Memleket kurtulmuştur. İstiklâl ve hürriyet yeniden gelmiştir ve sanki o an yaşanır, onun hazzı içerisinde de dokuzuncu dörtlük seslendirilir; sanki kabul olmuş gibi; memleket ve millet kurtulmuş gibi…
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.
9. Kıt’anın Manası:
Yarabbi! Vatanım ve senin dinin uğrunda canlarını veren biz şehidlerin son dileklerini kabul buyur.
Bu dileğim vatanımın hür, Milletimin mü’min kalmasıdır. Bu dileğimi kabul edersen, işte o zaman eğer başıma dikilmiş bir mezar taşım varsa o bile sevinçten secdeye kapanır. Sevinç gözyaşlarım, savaşırken, döğüşürken aldığım yaralardan boşanır. Ve yine o zaman benim ruhum yerden yükselerek şehidler makamına gönül huzuruyla gidebilecektir.
10- ONUNCU KIT’A
Şair bir önceki kıt’ada “arşa değer belki” derken “belki” kelimesini, “eğer layıksan” anlamında kullanmaktadır. Başım arşa değmeye layıksa ben oraya yükselirim.
Son beşlik huzur içinde, mutluluk içinde, saadet içinde ve fakat akla gelen bir kötü ihtimal de hesaba katılarak tamamlanıyor. Artık istiklâl hak edilmiştir. Onun için şair şöyle seslenir.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.
10. Kıt’anın Manası:
Ey benim, şanlı Bayrağım! Artık sen de sabah şafakları gibi dalgalan. Artık senin uğrunda dökülen kanlarımızın hepsi de sana helal olsun.
Ebediyyen sana ve milletime esaret yoktur. Bugüne kadar nasıl hür yaşadınsa, bundan sonra da hür yaşayacaksın. Hür yaşamak senin hakkındır.
Artık Allah’a tapan milletim için de İstiklâl hak edilmiş ve kazanılmıştır.
Bir Başka Açıdan…
Şubat 1921′de, İstiklâl Marşı’mızın yazıldığı günlerde, Yurdumuz düşman işgali altında inlemektedir. Kuvvetlerimizin üç misli silaha ve imkânlara sahip olan Yunan kuvvetleri Ankara’ya doğru yürümekte; Polatlı’dan düşmanın top sesleri duyulmaktadır. Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir.(10 Ocak 1921) I. İnönü Harbi başlayalı beş hafta olmuştur. Büyük taarruza ve Yunan’ın denize dökülmesine 18 ay ve 18 gün vardır. Ama bu kadar zaman önce ve bu kadar zor ve ümitsiz bir durumda; M. Âkif, son kıt’ada Millî Mücadele’nin kazanılacağını, kesin zaferin -Ebedî İstiklâl’in müjdesini verir. Artık ikinci kıtadaki gibi hilal çehresini, kaşını çatmıyor, naz etmiyor. Zafer kazanılmış- şanlı hilal- olmuştur. 1. Kıt’adaki karanlığı haber veren şafağın yerine aydınlık güzel günleri haber veren gittikçe aydınlanan, huzurlu Sabah Şafağında, hür ufuklarda şanlı hilal ebediyyen dalgalanmaktadır. Artık milletimizin sevgilisi Bayrağı, güldüğüne göre (7. mısrada helal olmaz dediğimiz kanımızı) onun için döktüğümüz kanları da helal ediyoruz. Bayrağımız ve milletimiz, ezelden beri olduğu gibi, ebediyete kadar birbirinden ayrılmayacak ve yok olmayacaktır.
Tarih boyunca olduğu gibi bu defa da kahraman milletimiz yüce Allah’a olan iman ve ümidiyle mücadele etmiştir. O’nun adıyla canını vermiştir. Ezanları susturmamıştır. O halde Yüce Allah’tan Kur’an’ı Kerim’de vaadettiği zaferleri ve İstiklâl’i hak etmiştir. Bayrağımızın ebediyen hür dalgalanmak hakkıdır. Yüce Allah’a iman eden milletimizin de İstiklâl ebediyyen hakkıdır (47).
Hüsnü Hocamız anlattıkça anlatıyor. Yeraltının derinliklerine inildikçe madenin değerlisine rastlandığı gibi, O da kelimeleri irdeledikçe, mana ve âhenk derinliğinde bizleri âdeta büyülüyor. Hitabetindeki akıcılık, ifadelerindeki bilgi dolu san’at ve estetik, bizi bizden alıyor.
Ahh! Vakit ne de çabuk geçmiş! İşte öğle yemek zili çalıyor! Ben bu müstesna edebiyat ziyafetinden bu kadarcık bir not alabilmişim.
……………………
Zil çaldıktan sonra, Hüsnü Hocanın isteğiyle hep bir ağızdan ve yüksek sesle baştan sona İstiklâl Marşı’nı okurken, ufkumuzu şafak vaktinin al aydınlığı dolduruyor. Tabii ki burada Şafak, akşamın kızıllığı değil, sabahın altın sarısı al aydınlığıdır.
Millî Mücadele döneminin vefakâr ve mert insanlarına gönül gözümüzle bir kez daha bakıyoruz. Karşımızda İstiklâl Marşı destanını yazan Âkif’i tahayyül ediyoruz. Sanki her mısranın bitiminde Âkif bir sonrakini okuyor, biz de Onu tekrar ediyoruz.
Okulumuzun alışık olmadığı bu gür sedayı duyan öğrenci ve öğretmenler sınıfımızın önüne toplanmışlardı. Okul bahçesine çıkanlar da bulundukları yerden sınıfımıza bakıyor ve bize iştirak ediyorlardı.
Bütün gönülleri saran bu heyecan fırtınası bizleri etkiliyor. Şimdi ön sıradaki Ayşe, Nurgül, Aynur ağlıyor; arka sıradan Ali, Mustafa, İlker; yan taraftan Doğan, Ömer, Hasan ağlıyor; hayret! Hüsnü Öğretmen de ağlıyor… Hayır! hayır! sınıf ağlıyor. Biz ağlıyoruz. Tıpkı İstiklâl Marşı heyecanıyla coşup ağlayan ilk Meclis gibi…
Yazılar (RSS)
Sitemap (XML)
Yorum yap